Fevecedâ ‘abden min ‘ibâdinâ âteynâhu rahmeten min ‘indinâ ve’allemnâhu min ledunnâ ‘ilmân
Meal
Kayanın yanına vardıklarında, seçkin kullarımızdan kendisine tarafımızdan bir rahmet verdiğimiz ve nezdimizden husûsî bir ilim öğrettiğimiz bir kul buldular.
Kur'an Tefsiri
Rivayete göre bu seçkin kul Hızır (a.s.)’dır. Gayb ricâlindendir. Şu an misâl âleminde yaşamakta ve Allah’ın müsaade buyurduğu kullara yardıma devam etmektedir. Kıyamete kadar da buna devam edecektir. Allah Teâlâ bu kuluna katından bir rahmet vermiş ve ona nezdinden hususi bir ilim öğretmişti. İşte daha çok Tasavvuf’un üzerinde durduğu “ilm-i ledün veya ledünnî ilim” ismi bu âyetten alınmıştır. Ledünnî ilim, fikrî bir gayretle elde edilmeyip Allah tarafından, sırf Allah vergisi olan bir mukaddes kuvvetin tecellisidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere, vücuttan vicdana gelen birinci derecede bir ilimdir. Nefsin gerçeğe ulaşması değil gerçeğin nefiste meydana çıkmasıdır. Doğrudan doğruya bir keşiftir. Hızır (a.s.) ile alakalı olarak âyetlerde verilen misallerden bir neticeye varmak gerekirse şu söylenebilir. “Ledünnî ilim, insanlara verilen vasıtalarla elde edilmeyen, ancak Allah’ın bildirmesiyle bilinen gayb bilgisi veya onun bir çeşididir.” Tasavvufa göre ledünnî ilim, bir kısım ehil zevâta mahsustur; onun özü de zühddür, ihsân duygusuna vâsıl olabilmektir. Hâsılı bu ilim, kalbî hayatla alakalıdır. Bununla birlikte kişinin bu hususta, istîdâd ve kâbiliyeti kadar mesûliyeti de vardır. Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmeye mecburdur. Bu da ancak nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesiyle mümkündür. Diğer bir ifadeyle ledünnî ilim, tasavvuf içinde mânevî terbiye sonucu ulaşılan Hakk’ın lütfettiği vehbî bir ilimdir. Zâhirî bilgi ile elde edilemez. Nitekim Cenâb-ı Hak bu âyette Hızır (a.s.) için: “…Biz ona nezdimizden husûsî bir ilim öğrettik!” buyurmaktadır. Bakara sûresinde de bir mânada bu ilme işaretle: “Allah’a karşı gelmekten sakının! Allah size ihtiyaç duyduğunuz bütün hükümleri ve her işte uymanız gereken yolu öğretiyor” (Bakara 2/282) buyrulmuştur.
Hz Ali’den şöyle bir rivayet vardır:
“Bâtınî ilim, Allah Teâlâ’nın sırlarından bir sır ve hikmetlerinden birtakım hikmetlerdir ki, o ilmi, kullarından dilediklerinin kalbine verir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 52)
Rivayete göre Mûsâ (a.s.), kendisine vahiyle işaret edilen zâtı, bir kayanın üstünde hırkasına bürünmüş olarak gördü ve selâm verdi:
“–Ben Mûsâ’yım!” dedi. Hızır (a.s.) da cevâben:
“–Demek Benî İsrâîl peygamberi olan Mûsâ sensin!” dedi. Hz. Mûsâ:
“–Bana Allah tarafından bildirilen, insanların en âlimi sen misin?” diye sordu. Hızır (a.s.) cevâben:
“–Yâ Mûsâ! Allah bana bir ilim vermiştir, o sende yoktur. Sana da bir ilim vermiştir, o da bende yoktur” dedi. (Buhârî, Tefsir 18/2, 3, 4; Enbiyâ, 27; Müslim, Fezâil 170-172)
Hızır (a.s.), bu ifadeleriyle hem kendi durumu hakkında bilgi veriyor hem de Hz. Mûsâ’ya kulun Rabbi huzurunda takınması gereken edep ölçülerini öğretiyordu. Nitekim ilim bakımından insanın haddini bilmesi hakkında şu misal pek mânidârdır:
İmâm Ebû Yûsuf’a bir gün Halîfe Hârûn Reşîd bir mesele sorar. Ebû Yûsuf:
“–Bilmiyorum” diye cevap verir. Halîfenin yardımcısı Ebû Yûsuf’a:
“–Maaş ve tahsîsâtınız varken bilmiyorum diyorsunuz!..” der. Ebû Yûsuf da cevâben:
“–Benim maaşım ilmime göredir. Bilmediklerim için de verilecek olsa hazine yetmezdi...” der.
Allâme İmâm Gazâlî de:
“Bildiklerime nisbetle bilmediklerimi ayaklarımın altına alabilseydim, başım göklere değerdi” demektedir.
İşte Mûsâ (a.s.), Hz. Hızır’dan bahsi geçen bu ilmi telâkkî edebilmek için ona tâbi olma, onunla beraber bulunma arzusunu şöyle dile getirdi:
Muhtasar Tefsir
Balığı kaybettikleri yere vardıklarında, orada salih kullarımızdan bir kul buldular (o Hızır -aleyhisselam-)`dır. Kendisine katımızdan rahmet verdik ve ona tarafımızdan insanların bilmediği bir ilim öğrettik. O da bu kıssanın ihtiva ettiği konudur.