اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ١
İżâ veka’ati-lvâki’atu
Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ١
İżâ veka’ati-lvâki’atu
Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌۢ ٢
Leyse livak’atihâ kâżibetun
Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
خَافِضَةٌ رَافِعَةٌۙ ٣
Ḣâfidatun râfi’atun
Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّاۙ ٤
İżâ rucceti-l-ardu raccân
Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّاۙ ٥
Ve busseti-lcibâlu bessân
Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
فَكَانَتْ هَبَٓاءً مُنْبَثًّاۙ ٦
Fekânet hebâen munbeśśân
Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةًۜ ٧
Ve kuntum ezvâcen śelâśeten
Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ ٨
Fe-ashâbu-lmeymeneti mâ ashâbu-lmeymeneti
İyi işler işlediklerini belirtmek için, amel defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!
وَاَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِۜ ٩
Ve ashâbu-lmeş-emeti mâ ashâbu-lmeş-emeti
Kötülük işlediklerini belirtmek üzere, amel defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ ١٠
Ve-ssâbikûne-ssâbikûne
İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır.
اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ ١١
Ulâ-ike-lmukarrabûne
Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır.
ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ١٢
Fî cennâti-nna’îmi
Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ ١٣
Śulletun mine-l-evvelîne
Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
وَقَل۪يلٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ ١٤
Ve kalîlun mine-l-âḣirîne
Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍۙ ١٥
‘Alâ sururin mevdûnetin
Mücevheratla işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar.
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِل۪ينَ ١٦
Mutteki-îne ‘aleyhâ mutekâbilîne
Mücevheratla işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ ١٧
Yatûfu ‘aleyhim vildânun muḣalledûne
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ ١٨
Bi-ekvâbin ve ebârîka veke/sin min ma’înin
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَۙ ١٩
Lâ yusadde’ûne ‘anhâ velâ yunzifûne
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَۙ ٢٠
Ve fâkihetin mimmâ yeteḣayyerûne
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ ٢١
Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûne
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
وَحُورٌ ع۪ينٌۙ ٢٢
Ve hûrun ‘înun
İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِۚ ٢٣
Ke-emśâli-llu/lui-lmeknûni
İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٢٤
Cezâen bimâ kânû ya’melûne
İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا تَأْث۪يمًاۙ ٢٥
Lâ yesme’ûne fîhâ laġven velâ te/śîmân
Sadece selama karşılık selam sözü işitirler.
اِلَّا ق۪يلًا سَلَامًا سَلَامًا ٢٦
İllâ kîlen selâmen selâmân
Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!
وَاَصْحَابُ الْيَم۪ينِ مَٓا اَصْحَابُ الْيَم۪ينِۜ ٢٧
Ve ashâbu-lyemîni mâ ashâbu-lyemîni
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
ف۪ي سِدْرٍ مَخْضُودٍۙ ٢٨
Fî sidrin maḣdûdin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَطَلْحٍ مَنْضُودٍۙ ٢٩
Ve talhin mendûdin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَظِلٍّ مَمْدُودٍۙ ٣٠
Ve zillin memdûdin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَمَٓاءٍ مَسْكُوبٍۙ ٣١
Ve mâ-in meskûbin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍۙ ٣٢
Ve fâkihetin keśîratin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍۙ ٣٣
Lâ maktû’atin velâ memnû’atin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍۜ ٣٤
Ve furuşin merfû’atin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
اِنَّٓا اَنْشَأْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءًۙ ٣٥
İnnâ enşe/nâhunne inşâ-ân
Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًاۙ ٣٦
Fece’alnâhunne ebkârân
Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
عُرُبًا اَتْرَابًاۙ ٣٧
‘Uruben etrâbân
Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
لِاَصْحَابِ الْيَم۪ينِۜ۟ ٣٨
Li-ashâbi-lyemîni
Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ ٣٩
Śulletun mine-l-evvelîne
Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ ٤٠
Ve śulletun mine-l-âḣirîne
Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ ٤١
Ve ashâbu-şşimâli mâ ashâbu-şşimâli
Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!
ف۪ي سَمُومٍ وَحَم۪يمٍۙ ٤٢
Fî semûmin ve hamîmin
İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ ٤٣
Ve zillin min yahmûmin
İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
لَا بَارِدٍ وَلَا كَر۪يمٍ ٤٤
Lâ bâridin velâ kerîmin
İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَف۪ينَۚ ٤٥
İnnehum kânû kable żâlike mutrafîne
Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.
وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ ٤٦
Ve kânû yusirrûne ‘alâ-lhinśi-l’azîmi
Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.
وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ ٤٧
Ve kânû yekûlûne e-iżâ mitnâ ve kunnâ turâben ve ’izâmen e-innâ lemeb’ûśûne
Şöyle söylerlerdi: "Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar dirileceğiz?"
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ ٤٨
Eve âbâunâ-l-evvelûne
"Önce gelip geçmiş babalarımız da mı?"
قُلْ اِنَّ الْاَوَّل۪ينَ وَالْاٰخِر۪ينَۙ ٤٩
Kul inne-l-evvelîne vel-âḣirîne
De ki: "Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır."
لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى م۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ ٥٠
Lemecmû’ûne ilâ mîkâti yevmin ma’lûmin
De ki: "Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır."
ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّٓالُّونَ الْمُكَذِّبُونَۙ ٥١
Śumme innekum eyyuhâ-ddâllûne-lmukeżżibûne
Sonra, siz ey sapıklar, yalanlayanlar!
لَاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍۙ ٥٢
Leâkilûne min şecerin min zakkûmin
Doğrusu bir zakkum ağacından yiyeceksiniz.
فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۚ ٥٣
Femâli-ûne minhâ-lbutûne
Karınlarınızı onunla dolduracaksınız;
فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَم۪يمِۚ ٥٤
Feşâribûne ‘aleyhi mine-lhamîmi
Onun üzerine kaynar su içeceksiniz;
فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْه۪يمِۜ ٥٥
Feşâribûne şurbe-lhîmi
Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz;
هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدّ۪ينِۜ ٥٦
Hâżâ nuzuluhum yevme-ddîni
İşte onlara, ceza günü sunulacak konukluk budur.
نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ۟ ٥٧
Nahnu ḣalaknâkum felevlâ tusaddikûne
Sizi yaratan Biziz; hala tasdik etmez misiniz?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تُمْنُونَۜ ٥٨
Eferaeytum mâ tumnûne
Söyleyin; akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız?
ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ ٥٩
E-entum taḣlukûnehu em nahnu-lḣâlikûne
Söyleyin; akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız?
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَۙ ٦٠
Nahnu kaddernâ beynekumu-lmevte vemâ nahnu bimesbûkîne
Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez.
عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ ف۪ي مَا لَا تَعْلَمُونَ ٦١
‘Alâ en nubeddile emśâlekum ve nunşi-ekum fî mâ lâ ta’lemûne
Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ ٦٢
Ve lekad ‘alimtumu-nneş-ete-l-ûlâ felevlâ teżekkerûne
And olsun ki, ilk yaratmayı bilirsiniz, yine de düşünmez misiniz?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَۜ ٦٣
Eferaeytum mâ tahruśûne
Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz?
ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ ٦٤
E-entum tezra’ûnehu em nahnu-zzâri’ûne
Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz?
لَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ ٦٥
Lev neşâu lece’alnâhu hutâmen fezaltum tefekkehûne
Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık".
اِنَّا لَمُغْرَمُونَۙ ٦٦
İnnâ lemuġramûne
Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık".
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ٦٧
Bel nahnu mahrûmûne
Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık".
اَفَرَاَيْتُمُ الْمَٓاءَ الَّذ۪ي تَشْرَبُونَۜ ٦٨
Eferaeytumu-lmâe-lleżî teşrabûne
Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz?
ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ ٦٩
E-entum enzeltumûhu mine-lmuzni em nahnu-lmunzilûne
Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz?
لَوْ نَشَٓاءُ جَعَلْنَاهُ اُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ ٧٠
Lev neşâu ce’alnâhu ucâcen felevlâ teşkurûne
Dileseydik onu acılaştırırdık; hala şükretmez misiniz?
اَفَرَاَيْتُمُ النَّارَ الَّت۪ي تُورُونَۜ ٧١
Eferaeytumu-nnâra-lletî tûrûne
Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?
ءَاَنْتُمْ اَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَٓا اَمْ نَحْنُ الْمُنْشِؤُ۫نَ ٧٢
E-entum enşe/tum şeceratehâ em nahnu-lmunşi-ûne
Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?
نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْو۪ينَۚ ٧٣
Nahnu ce’alnâhâ teżkiraten ve metâ’an lilmukvîne
Biz onu bir ibret ve çölde konaklayanlar için yararlı kıldık.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ۟ ٧٤
Fesebbih bismi rabbike-l’azîmi
Öyleyse çok büyük Rabbinin adını tesbih et.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِۙ ٧٥
Felâ uksimu bimevâki’i-nnucûmi
Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim; ki bunun ne büyük yemin olduğunu bir bilseniz!
وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌۙ ٧٦
Ve-innehu lekasemun lev ta’lemûne ‘azîmun
Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim; ki bunun ne büyük yemin olduğunu bir bilseniz!
اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌۙ ٧٧
İnnehu lekur-ânun kerîmun
Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
ف۪ي كِتَابٍ مَكْنُونٍۙ ٧٨
Fî kitâbin meknûnin
Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ ٧٩
Lâ yemessuhu illâ-lmutahherûne
Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ٨٠
Tenzîlun min rabbi-l’âlemîne
Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
اَفَبِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَۙ ٨١
Efebihâżâ-lhadîśi entum mudhinûne
Siz bu sözü mü hor görüyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ ٨٢
Ve tec’alûne rizkakum ennekum tukeżżibûne
Rızkınıza şükredeceğiniz yere onu vereni mi yalanlıyorsunuz?
فَلَوْلَٓا اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَۙ ٨٣
Felevlâ iżâ belaġati-lhulkûme
Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
وَاَنْتُمْ ح۪ينَئِذٍ تَنْظُرُونَۙ ٨٤
Ve entum hîne-iżin tenzurûne
Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُبْصِرُونَ ٨٥
Ve nahnu akrabu ileyhi minkum velâkin lâ tubsirûne
Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
فَلَوْلَٓا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَد۪ين۪ينَۙ ٨٦
Felevlâ in kuntum ġayra medînîne
Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize!
تَرْجِعُونَهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٨٧
Terci’ûnehâ in kuntum sâdikîne
Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize!
فَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ ٨٨
Fe-emmâ in kâne mine-lmukarrabîne
Eğer ölen o kişi, gözdelerden ise, rahatlık, hoşluk ve nimet cenneti onundur.
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَع۪يمٍ ٨٩
Feravhun ve rayhânun ve cennetu na’îmin
Eğer ölen o kişi, gözdelerden ise, rahatlık, hoşluk ve nimet cenneti onundur.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَم۪ينِۙ ٩٠
Ve emmâ in kâne min ashâbi-lyemîni
Eğer defteri sağdan verilenlerden ise,
فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَم۪ينِ ٩١
Feselâmun leke min ashâbi-lyemîni
"Ey sağcılardan olan kişi, sana selam olsun!" denir.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّب۪ينَ الضَّٓالّ۪ينَۙ ٩٢
Ve emmâ in kâne mine-lmukeżżibîne-ddâllîne
Eğer, sapık yalancılardan ise,
فَنُزُلٌ مِنْ حَم۪يمٍۙ ٩٣
Fenuzulun min hamîmin
Ona kaynar sudan konukluk sunulur.
وَتَصْلِيَةُ جَح۪يمٍۙ ٩٤
Ve tasliyetu cahîmin
Cehenneme sokulur.
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَق۪ينِۚ ٩٥
İnne hâżâ lehuve hakku-lyakîni
Doğrusu kesin gerçek budur.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ ٩٦
Fesebbih bismi rabbike-l’azîmi
Öyleyse çok büyük Rabbinin adını tesbih et.
Vâkıa Sûresi 96 âyettir.
Vâkıa Sûresi Mekke'de indirilmiş Mekkî bir sûredir.
Vâkıa Sûresi, mushaf sıralamasında 56. sûredir; iniş sırasına göre 46. sûredir.
Vâkıa Sûresi 27. cüzde, mushafın 533. sayfasında başlar.