قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ ٣١
Kâle femâ ḣatbukum eyyuhâ-lmurselûne
İbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ ٣١
Kâle femâ ḣatbukum eyyuhâ-lmurselûne
İbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi.
قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ ٣٢
Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîne
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ ط۪ينٍۙ ٣٣
Linursile ‘aleyhim hicâraten min tînin
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِف۪ينَ ٣٤
Musevvemeten ‘inde rabbike lilmusrifîne
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ ف۪يهَا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ٣٥
Feaḣracnâ men kâne fîhâ mine-lmu/minîne
Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık.
فَمَا وَجَدْنَا ف۪يهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَۚ ٣٦
Femâ vecednâ fîhâ ġayra beytin mine-lmuslimîne
Zaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk.
وَتَرَكْنَا ف۪يهَٓا اٰيَةً لِلَّذ۪ينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۜ ٣٧
Ve teraknâ fîhâ âyeten lilleżîne yeḣâfûne-l’ażâbe-l-elîme
Can yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık.
وَف۪ي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ٣٨
Vefî mûsâ iż ersenâhu ilâ fir’avne bisultânin mubînin
Musa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik.
فَتَوَلّٰى بِرُكْنِه۪ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ ٣٩
Fetevellâ biruknihi ve kâle sâhirun ev mecnûnun
Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُل۪يمٌۜ ٤٠
Fe-eḣażnâhu ve cunûdehu fenebeżnâhum fî-lyemmi ve huve mulîmun
Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.
وَف۪ي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرّ۪يحَ الْعَق۪يمَۚ ٤١
Vefî ‘âdin iż erselnâ ‘aleyhimu-rrîha-l’akîme
Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.
مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّم۪يمِۜ ٤٢
Mâ teżeru min şey-in etet ‘aleyhi illâ ce’alet-hu ke-rramîmi
Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.
وَف۪ي ثَمُودَ اِذْ ق۪يلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى ح۪ينٍ ٤٣
Vefî śemûde iż kîle lehum temette’û hattâ hînin
Semud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, "Bir süreye kadar zevklenin" denmişti.
فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ ٤٤
Fe’atev ‘an emri rabbihim fe-eḣażet-humu-ssâ’ikatu vehum yenzurûne
Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِر۪ينَۙ ٤٥
Femâ-stetâ’û min kiyâmin vemâ kânû muntasirîne
Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ۟ ٤٦
Ve kavme nûhin min kablus innehum kânû kavmen fâsikîne
Daha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti.
وَالسَّمَٓاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ ٤٧
Ve-ssemâe beneynâhâ bi-eydin ve-innâ lemûsi’ûne
Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ ٤٨
Vel-arda feraşnâhâ feni’me-lmâhidûne
Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz!
وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ٤٩
Vemin kulli şey-in ḣalaknâ zevceyni le’allekum teżekkerûne
İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır.
فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ ٥٠
Fefirrû ilaAllâhis innî lekum minhu neżîrun mubînun
De ki: "Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ٥١
Velâ tec’alû me’aAllâhi ilâhen âḣaras innî lekum minhu neżîrun mubînun
"Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."
كَذٰلِكَ مَٓا اَتَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ ٥٢
Keżâlike mâ etâ-lleżîne min kablihim min rasûlin illâ kâlû sâhirun ev mecnûnun
Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi.
اَتَوَاصَوْا بِه۪ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ٥٣
Etevâsav bihic bel hum kavmun tâġûne
Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَٓا اَنْتَ بِمَلُومٍۘ ٥٤
Fetevelle ‘anhum femâ ente bimelûmin
Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ ٥٥
Veżekkir fe-inne-żżikrâ tenfe’u-lmu/minîne
Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ٥٦
Vemâ ḣalaktu-lcinne vel-inse illâ liya’budûni
Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.
مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ٥٧
Mâ urîdu minhum min rizkin vemâ urîdu en yut’imûni
Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ ٥٨
İnnaAllâhe huve-rrazzâku żû-lkuvveti-lmetînu
Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır.
فَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ ٥٩
Fe-inne lilleżîne zalemû żenûben miśle żenûbi ashâbihim felâ yesta’cilûne
Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler.
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ ٦٠
Feveylun lilleżîne keferû min yevmihimu-lleżî yû’adûne
Söz verilen günün azabından vay o inkar edenlere!
وَالطُّورِۙ ١
Ve-ttûri
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَكِتَابٍ مَسْطُورٍۙ ٢
Ve kitâbin mestûrin
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
ف۪ي رَقٍّ مَنْشُورٍۙ ٣
Fî rakkin menşûrin
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِۙ ٤
Velbeyti-lma’mûri
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِۙ ٥
Ve-ssakfi-lmerfû’i
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِۙ ٦
Velbahri-lmescûri
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌۙ ٧
İnne ‘ażâbe rabbike levâki’un
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍۙ ٨
Mâ lehu min dâfi’in
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
يَوْمَ تَمُورُ السَّمَٓاءُ مَوْرًاۙ ٩
Yevme temûru-ssemâu mevrân
Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
وَتَس۪يرُ الْجِبَالُ سَيْرًاۜ ١٠
Vetesîru-lcibâlu seyrân
Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَۙ ١١
Feveylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي خَوْضٍ يَلْعَبُونَۢ ١٢
Elleżîne hum fî ḣavdin yel’abûne
Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّاۜ ١٣
Yevme yuda’’ûne ilâ nâri cehenneme da’’ân
Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara: "İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur;
هٰذِهِ النَّارُ الَّت۪ي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ ١٤
Hâżihi-nnâru-lletî kuntum bihâ tukeżżibûne
Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara: "İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur;
اَفَسِحْرٌ هٰذَٓا اَمْ اَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ ١٥
Efesihrun hâżâ em entum lâ tubsirûne
Bu bir büyü müdür, yoksa hala görmez misiniz? Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık birdir; ancak işlediklerinizin karşılığını görüyorsunuz" denir.
اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُٓوا اَوْ لَا تَصْبِرُواۚ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ١٦
İslevhâ fasbirû ev lâ tasbirû sevâun ‘aleykums innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûne
Bu bir büyü müdür, yoksa hala görmez misiniz? Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık birdir; ancak işlediklerinizin karşılığını görüyorsunuz" denir.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَع۪يمٍۙ ١٧
İnne-lmuttekîne fî cennâtin vena’îmin
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şüphesiz, cennetlerde ve Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk duyarak nimetler içindedirler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
فَاكِه۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۚ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ ١٨
Fâkihîne bimâ âtâhum rabbuhum ve vakâhum rabbuhum ‘ażâbe-lcahîmi
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şüphesiz, cennetlerde ve Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk duyarak nimetler içindedirler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ ١٩
Kulû veşrabû henî-en bimâ kuntum ta’melûne
Onlara şöyle denir: "İşlediklerinizden ötürü, dizi dizi tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin için." Onlara, ceylan gözlü eşler veririz.
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍۚ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍ ٢٠
Mutteki-îne ‘alâ sururin masfûfetins ve zevvecnâhum bihûrin ‘înin
Onlara şöyle denir: "İşlediklerinizden ötürü, dizi dizi tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin için." Onlara, ceylan gözlü eşler veririz.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِا۪يمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَٓا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍۜ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَه۪ينٌ ٢١
Velleżîne âmenû vettebe’at-hum żurriyyetuhum bi-îmânin elhaknâ bihim żurriyyetehum vemâ eletnâhum min ‘amelihim min şey-/inc kullu-mri-in bimâ kesebe rahînun
İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız. Onların işlediklerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlıdır.
وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ ٢٢
Ve emdednâhum bifâkihetin ve lahmin mimmâ yeştehûne
Cennette olanlara diledikleri meyve ve etten bol bol veririz.
يَتَنَازَعُونَ ف۪يهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ ف۪يهَا وَلَا تَأْث۪يمٌ ٢٣
Yetenâze’ûne fîhâ ke/sen lâ laġvun fîhâ velâ te/śîmun
Orada kadeh tokuştururlar; fakat bunda ne bir saçmalama, ne de bir günaha girme vardır.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ۬ مَكْنُونٌ ٢٤
Ve yetûfu ‘aleyhim ġilmânun lehum ke-ennehum lu/lu-un meknûnun
Sedefteki inciler gibi olan gençler yanlarında dolaşırlar.
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ ٢٥
Ve akbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetesâelûne
Birbirlerine dönüp soruşurlar:
قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ ف۪ٓي اَهْلِنَا مُشْفِق۪ينَ ٢٦
Kâlû innâ kunnâ kablu fî ehlinâ muşfikîne
"Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır" derler.
فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ ٢٧
FemennaAllâhu ‘aleynâ ve vakânâ ‘ażâbe-ssemûmi
"Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır" derler.
اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ۟ ٢٨
İnnâ kunnâ min kablu ned’ûhus innehu huve-lberru-rrahîmu
"Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır" derler.
فَذَكِّرْ فَمَٓا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍۜ ٢٩
Feżekkir femâ ente bini’meti rabbike bikâhinin velâ mecnûnin
Öğüt ver; Rabbinin nimetiyle sen, ne kahinsin ne de delisin.
اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ ٣٠
Em yekûlûne şâ’irun neterabbesu bihi raybe-lmenûni
Yoksa senin için şöyle mi derler: "Şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz."
قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّص۪ينَۜ ٣١
Kul terabbesû fe-innî me’akum mine-lmuterabbisîne
De ki: "Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlemekteyim."
اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَۚ ٣٢
Em te/muruhum ahlâmuhum bihâżâc em hum kavmun tâġûne
Bunu onlara akılları mı buyuruyor? Yoksa onlar azgın bir millet midirler?
اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۚ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَۚ ٣٣
Em yekûlûne tekavvelehu bel lâ yu/minûne
Yahut: "Onu kendi uydurdu" diyorlar öyle mi? Hayır, inanmıyorlar.
فَلْيَأْتُوا بِحَد۪يثٍ مِثْلِه۪ٓ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَۜ ٣٤
Felye/tû bihadîśin miślihi in kânû sâdikîne
Eğer iddialarında samimi iseler Kuran'ın benzeri bir söz meydana getirsinler.
اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَۜ ٣٥
Em ḣulikû min ġayri şey-in em humu-lḣâlikûne
Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar yoksa yaratanlar kendileri midir?
اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ بَلْ لَا يُوقِنُونَۜ ٣٦
Em ḣalekû-ssemâvâti vel-ardac bel lâ yûkinûne
Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, Allah'a kesin olarak inanmıyorlar.
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَۜ ٣٧
Em ‘indehum ḣazâ-inu rabbike em humu-lmusaytirûne
Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı işe hakimdirler?
اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ ف۪يهِۚ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۜ ٣٨
Em lehum sullemun yestemi’ûne fîhis felye/ti mustemi’uhum bisultânin mubînin
Yoksa, üzerine çıkıp vahiy dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَۜ ٣٩
Em lehu-lbenâtu ve lekumu-lbenûne
Demek kızlar Allah'ın, oğullar sizin öyle mi?
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَۜ ٤٠
Em tes-eluhum ecran fehum min maġramin muśkalûne
Yahut sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَۜ ٤١
Em ‘indehumu-lġaybu fehum yektubûne
Veya, görülmeyeni bilmek kendilerine aittir de, onlar mı yazıyorlar?
اَمْ يُر۪يدُونَ كَيْدًاۜ فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَك۪يدُونَۜ ٤٢
Em yurîdûne keydâens felleżîne keferû humu-lmekîdûne
Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o tuzağa yakalanacak olanlar inkar edenlerdir.
اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ ٤٣
Em lehum ilâhun ġayruAllâhic subhânaAllâhi ‘ammâ yuşrikûne
Yoksa Allah'tan başka bir tanrıları mı vardır? Allah, onların ortak koşmalarından münezzehtir.
وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَٓاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ ٤٤
Ve-in yerav kisfen mine-ssemâ-i sâkitan yekûlû sehâbun merkûmun
Gökten azap olarak düşen bir parça görseler: "Bulut kümesidir" derler.
فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي ف۪يهِ يُصْعَقُونَۙ ٤٥
Feżerhum hattâ yulâkû yevmehumu-lleżî fîhi yus’akûne
Çarpılacakları güne erişmelerine kadar onları bırak.
يَوْمَ لَا يُغْن۪ي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۜ ٤٦
Yevme lâ yuġnî ‘anhum keyduhum şey-en velâ hum yunsarûne
O gün, düzenleri kendilerine bir fayda vermez; yardım da görmezler.
وَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٤٧
Ve-inne lilleżîne zalemû ‘ażâben dûne żâlike velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûne
Zulmedenlere, şüphesiz, bundan başka da azap vardır; fakat onların çoğu bilmezler.
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ ٤٨
Vasbir lihukmi rabbike fe-inneke bi-a’yuninâs ve sebbih bihamdi rabbike hîne tekûmu
Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret; doğrusu sen, Bizim nezaretimiz altındasın; kalkarken Rabbini överek tesbih et;
وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ ٤٩
Vemine-lleyli fesebbihhu ve-idbâra-nnucûmi
Geceleyin ve yıldızlar kaybolurken de O'nu tesbih et.
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ ١
Ve-nnecmi iżâ hevâ
Batmakta olan yıldıza and olsun ki,
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ ٢
Mâ dalle sâhibukum vemâ ġavâ
Arkadaşınız (Muhammed) sapmamış ve azmamıştır.
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ ٣
Vemâ yentiku ‘ani-lhevâ
O, kendiliğinden konuşmamaktadır.
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ ٤
İn huve illâ vahyun yûhâ
Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahy iledir.
عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ ٥
‘Allemehu şedîdu-lkuvâ
Ona, çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğretmiştir; en yüksek ufukta iken doğruluvermiş.
ذُو مِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ ٦
Żû mirratin festevâ
Ona, çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğretmiştir; en yüksek ufukta iken doğruluvermiş.
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ ٧
Ve huve bil-ufuki-l-a’lâ
Ona, çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğretmiştir; en yüksek ufukta iken doğruluvermiş.
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ ٨
Śumme denâ fetedellâ
Sonra yaklaşmış ve inmiştir.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ ٩
Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ
Araları iki yay aralığı kadar veya daha da yakın oldu.
فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰىۜ ١٠
Fe-evhâ ilâ ‘abdihi mâ evhâ
Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti.
مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰى ١١
Mâ keżebe-lfu-âdu mâ raâ
Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ١٢
Efetumârûnehu ‘alâ mâ yerâ
Ey inkarcılar! Onun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışır mısınız?
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ ١٣
Ve lekad raâhu nezleten uḣrâ
And olsun ki o, Cebrail'i sınırın sonunda başka bir inişinde de görmüştür.
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ١٤
‘İnde sidrati-lmuntehâ
And olsun ki o, Cebrail'i sınırın sonunda başka bir inişinde de görmüştür.
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۜ ١٥
‘İndehâ cennetu-lme/vâ
Orada Me'va cenneti vardır.
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ ١٦
İż yaġşâ-ssidrate mâ yaġşâ
Sidre'yi bürüyen bürüyordu.
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ١٧
Mâ zâġa-lbasaru vemâ taġâ
Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى ١٨
Lekad raâ min âyâti rabbihi-lkubrâ
And olsun ki Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü.
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ ١٩
Eferaeytumu-llâte vel’uzzâ
Ey inkarcılar! Şimdi Lat, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat'ın ne olduğunu söyler misiniz?
وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى ٢٠
Ve menâte-śśâliśete-l-uḣrâ
Ey inkarcılar! Şimdi Lat, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat'ın ne olduğunu söyler misiniz?
اَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى ٢١
Elekumu-żżekeru ve lehu-l-unśâ
Demek erkekler sizin, dişiler Allah'ın mı?
تِلْكَ اِذًا قِسْمَةٌ ض۪يزٰى ٢٢
Tilke iżen kismetun dîzâ
Öyleyse bu haksız bir paylaşma;
اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ ٢٣
İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzelaAllâhu bihâ min sultâninc in yettebi’ûne illâ-zzanne vemâ tehvâ-l-enfusus ve lekad câehum min rabbihimu-lhudâ
Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece sanıya ve canlarının istediğine uymaktadırlar. Oysa onlara Rablerinden and olsun ki doğruluk rehberi gelmiştir.
اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰىۘ ٢٤
Em lil-insâni mâ temennâ
Yoksa, her umduğu şey insanın mıdır?
فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى۟ ٢٥
FeliAllâhi-l-âḣiratu vel-ûlâ
Hayatın ilki de sonu da Allah'ındır.
وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمٰوَاتِ لَا تُغْن۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا اِلَّا مِنْ بَعْدِ اَنْ يَأْذَنَ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْضٰى ٢٦
Ve kem min melekin fî-ssemâvâti lâ tuġnî şefâ’atuhum şey-en illâ min ba’di en ye/żenaAllâhu limen yeşâu ve yerdâ
Allah, dilediğine ve hoşnut olduğuna izin vermedikçe, göklerde bulunan nice meleklerin şefaati bir şeye yaramaz.
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ الْاُنْثٰى ٢٧
İnne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati leyusemmûne-lmelâ-ikete tesmiyete-l-unśâ
Doğrusu ahirete inanmayanlar, meleklere "dişi" adını takarlar.
وَمَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّۚ وَاِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔاۚ ٢٨
Vemâ lehum bihi min ‘ilmins in yettebi’ûne illâ-zzannes ve-inne-zzanne lâ yuġnî mine-lhakki şey-ân
Oysa onların bu hususta bir bilgileri yoktur, sadece sanıya uyarlar. Sanı ise şüphesiz gerçeği ifade etmez.
فَاَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلّٰى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ اِلَّا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ ٢٩
Fea’rid ‘an men tevellâ ‘an żikrinâ velem yurid illâ-lhayâte-ddunyâ
Bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma.
ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدٰى ٣٠
Żâlike meblaġuhum mine-l’ilmic inne rabbeke huve a’lemu bimen dalle ‘an sebîlihi ve huve a’lemu bimeni-htedâ
Bu onların ulaştıkları bilginin seviyesini gösterir. Doğrusu Rabbin yolundan sapmış olanı pek iyi bilir, doğru yolda olanı da çok iyi bilir.
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۙ لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُ۫ا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا بِالْحُسْنٰىۚ ٣١
VeliAllâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi liyecziye-lleżîne esâû bimâ ‘amilû ve yecziye-lleżîne ahsenû bilhusnâ
Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah'ındır ki O, kötülük yapanlara işlerinin karşılığını verir; iyi davrananlara, ufak tefek kabahatleri bir yana büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınanlara işlediklerinden daha iyisiyle karşılığını verir. Doğrusu Rabbinin bağışı boldur. Sizi yerden var ederken ve siz annelerinizin karınlarında cenin halinde iken sizleri çok iyi bilen O'dur. Kendinizi temize çıkarmayın. O, sakınanı çok iyi bilir.
اَلَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَۜ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِۜ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْۚ فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى۟ ٣٢
Elleżîne yectenibûne kebâ-ira-l-iśmi velfevâhişe illâ-llememec inne rabbeke vâsi’u-lmaġfiratic huve a’lemu bikum iż enşeekum mine-l-ardi ve-iż entum ecinnetun fî butûni ummehâtikums felâ tuzekkû enfusekums huve a’lemu bimeni-ttekâ
Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah'ındır ki O, kötülük yapanlara işlerinin karşılığını verir; iyi davrananlara, ufak tefek kabahatleri bir yana büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınanlara işlediklerinden daha iyisiyle karşılığını verir. Doğrusu Rabbinin bağışı boldur. Sizi yerden var ederken ve siz annelerinizin karınlarında cenin halinde iken sizleri çok iyi bilen O'dur. Kendinizi temize çıkarmayın. O, sakınanı çok iyi bilir.
اَفَرَاَيْتَ الَّذ۪ي تَوَلّٰىۙ ٣٣
Eferaeyte-lleżî tevellâ
Yüz çevireni ve malından biraz verip sonra vermemekte direneni gördün mü?"
وَاَعْطٰى قَل۪يلًا وَاَكْدٰى ٣٤
Ve a’tâ kalîlen ve ekdâ
Yüz çevireni ve malından biraz verip sonra vermemekte direneni gördün mü?"
اَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرٰى ٣٥
E’indehu ‘ilmu-lġaybi fehuve yerâ
Görülmeyenin ilmi yanında da o mu görüyor?
اَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا ف۪ي صُحُفِ مُوسٰىۙ ٣٦
Em lem yunebbe/ bimâ fî suhufi mûsâ
Yoksa Musa'nın ve sözünü yerine getiren İbrahim'in kitablarında olanlar kendisine bildirilmedi mi ki?
وَاِبْرٰه۪يمَ الَّذ۪ي وَفّٰىۙ ٣٧
Ve-ibrâhîme-lleżî veffâ
Yoksa Musa'nın ve sözünü yerine getiren İbrahim'in kitablarında olanlar kendisine bildirilmedi mi ki?
اَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۙ ٣٨
Ellâ teziru vâziratun vizra uḣrâ
Hiç bir günahkar başkasının günah yükünü yüklenmez;
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ ٣٩
Ve-en leyse lil-insâni illâ mâ se’â
İnsan ancak çalıştığına erişir.
وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ ٤٠
Ve enne sa’yehu sevfe yurâ
Onun çalışması şüphesiz görülecektir.
ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰىۙ ٤١
Śumme yuczâhu-lcezâe-l-evfâ
Sonra ona karşılığı eksiksiz verilecektir.
وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰىۙ ٤٢
Ve enne ilâ rabbike-lmuntehâ
Doğrusu son varış Rabbinedir.
وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰىۙ ٤٣
Ve ennehu huve edhake ve ebkâ
Doğrusu, güldüren de ağlatan da O'dur.
وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَاۙ ٤٤
Ve ennehu huve emâte ve ahyâ
Doğrusu dirilten de öldüren de O'dur.
وَاَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۙ ٤٥
Ve ennehu ḣaleka-zzevceyni-żżekera vel-unśâ
Doğrusu, atıldığında meniden erkek ve dişiyi, iki çifti yaratan O'dur.
مِنْ نُطْفَةٍ اِذَا تُمْنٰىۖ ٤٦
Min nutfetin iżâ tumnâ
Doğrusu, atıldığında meniden erkek ve dişiyi, iki çifti yaratan O'dur.
وَاَنَّ عَلَيْهِ النَّشْاَةَ الْاُخْرٰىۙ ٤٧
Ve enne ‘aleyhi-nneş-ete-l-uḣrâ
Doğrusu ölümden sonra tekrar dirilten de O'dur.
وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰىۙ ٤٨
Ve ennehu huve aġnâ ve aknâ
Doğrusu zengin eden de varlıklı kılan da O'dur.
وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰىۙ ٤٩
Ve ennehu huve rabbu-şşi’râ
Doğrusu Şira yıldızının Rabbi O'dur.
وَاَنَّهُٓ اَهْلَكَ عَادًاۨ الْاُو۫لٰىۙ ٥٠
Ve ennehu ehleke ‘âdenil-ûlâ
İlk Ad milletini, Semud milletini yok edip geri bırakmayan O'dur.
وَثَمُودَا۬ فَمَٓا اَبْقٰىۙ ٥١
Ve śemûde femâ ebkâ
İlk Ad milletini, Semud milletini yok edip geri bırakmayan O'dur.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ اَظْلَمَ وَاَطْغٰىۜ ٥٢
Ve kavme nûhin min kablus innehum kânû hum azleme ve atġâ
Daha önce de Nuh milletini yok eden O'dur; çünkü onlar çok zalim ve pek taşkın kimselerdi.
وَالْمُؤْتَفِكَةَ اَهْوٰىۙ ٥٣
Velmu/tefikete ehvâ
Lut milletinin kasabalarını yere batıran, onları gömdükçe gömen O'dur.
فَغَشّٰيهَا مَا غَشّٰىۚ ٥٤
Feġaşşâhâ mâ ġaşşâ
Lut milletinin kasabalarını yere batıran, onları gömdükçe gömen O'dur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى ٥٥
Febi-eyyi âlâ-i rabbike tetemârâ
Ey kişi! Rabbinin hangi nimetinden şüpheye düşersin?
هٰذَا نَذ۪يرٌ مِنَ النُّذُرِ الْاُو۫لٰى ٥٦
Hâżâ neżîrun mine-nnużuri-l-ûlâ
İşte ilk uyaranlar gibi bu da bir uyarandır.
اَزِفَتِ الْاٰزِفَةُۚ ٥٧
Ezifeti-l-âzifetu
Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır.
لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ ٥٨
Leyse lehâ min dûniAllâhi kâşifetun
Onu Allah'tan başka ortaya koyacak yoktur.
اَفَمِنْ هٰذَا الْحَد۪يثِ تَعْجَبُونَۙ ٥٩
Efemin hâżâ-lhadîśi ta’cebûne
Bu söze mi şaşıyorsunuz?
وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَۙ ٦٠
Ve tadhakûne velâ tebkûne
Gülüyorsunuz... Ağlamıyorsunuz.
وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ ٦١
Ve entum sâmidûne
Habersiz oyalanmaktasınız.
فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا ۩ ٦٢ ۩
Fescudû liAllâhi va’budû
Artık secdeye varın, Allah'a kulluk edin.
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ١
İkterabeti-ssâ’atu venşakka-lkameru
Kıyamet saati yaklaşır, ay yarılır; onlar bir delil görünce hala yüz çevirirler ve: "Süregelen bir sihir" derler.
وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ ٢
Ve-in yerav âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun mustemirrun
Kıyamet saati yaklaşır, ay yarılır; onlar bir delil görünce hala yüz çevirirler ve: "Süregelen bir sihir" derler.
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ وَكُلُّ اَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ ٣
Ve keżżebû vettebe’û ehvâehumc ve kullu emrin mustakirrun
Yalanlarlar da kendi heveslerine uyarlar. Ama her işin karar kılacağı bir sonucu vardır.
وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنَ الْاَنْبَٓاءِ مَا ف۪يهِ مُزْدَجَرٌۙ ٤
Ve lekad câehum mine-l-enbâ-i mâ fîhi muzdecerun
And olsun ki, onları bu hallerinden vazgeçirecek nice haberler gelmiştir.
حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُۙ ٥
Hikmetun bâliġatuns femâ tuġnî-nnużuru
Bu haberlerin her birinde üstün hikmet vardır; ama uyarmalar fayda vermiyor.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْۢ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَيْءٍ نُكُرٍۙ ٦
Fetevelle ‘anhumm yevme yed’u-ddâ’i ilâ şey-in nukurin
Öyleyse onlardan yüz çevir; çağıran, görülmemiş ve tanınmamış bir şeye çağırdığı gün;
خُشَّعًا اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌۙ ٧
Ḣuşşe’an ebsâruhum yaḣrucûne mine-l-ecdâśi ke-ennehum cerâdun munteşirun
Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar. İnkarcılar: "Bu, zorlu bir gündür" derler.
مُهْطِع۪ينَ اِلَى الدَّاعِۜ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ ٨
Muhti’îne ilâ-ddâ’is yekûlu-lkâfirûne hâżâ yevmun ‘asirun
Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar. İnkarcılar: "Bu, zorlu bir gündür" derler.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ ٩
Keżżebet kablehum kavmu nûhin fekeżżebû ‘abdenâ ve kâlû mecnûnun vezducira
Bu ortak koşanlardan önce Nuh milleti de yalanlamış, kulumuzu yalanlayarak: "Delidir" demişlerdi, yolu kesilmişti.
فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ ١٠
Fede’â rabbehu ennî maġlûbun fentasir
O da: "Ben yenildim, bana yardım et" diye Rabbine yalvarmıştı.
فَفَتَحْنَٓا اَبْوَابَ السَّمَٓاءِ بِمَٓاءٍ مُنْهَمِرٍۘ ١١
Fefetahnâ ebvâbe-ssemâ-i bimâ-in munhemirin
Biz de bunun üzerine gök kapılarını boşanan sularla açtık.
وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَٓاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَۚ ١٢
Ve feccernâ-l-arda ‘uyûnen feltekâ-lmâu ‘alâ emrin kad kudira
Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık; her iki su, takdir edilen bir ölçüye göre birleşti.
وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍۙ ١٣
Ve hamelnâhu ‘alâ żâti elvâhin ve dusurin
Onu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik; inkar edilmiş olan Nuh'a mükafat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu.
تَجْر۪ي بِاَعْيُنِنَاۚ جَزَٓاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ ١٤
Tecrî bi-a’yuninâ cezâen limen kâne kufira
Onu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik; inkar edilmiş olan Nuh'a mükafat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu.
وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَٓا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ ١٥
Ve lekad teraknâhâ âyeten fehel min muddekirin
And olsun ki Biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık; öğüt alan yok mudur?
فَكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ ١٦
Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużuri
Benim azabım ve uyarmam nasılmış?
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ ١٧
Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekirin
And olsun ki Kuran'ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?
كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ ١٨
Keżżebet ‘âdun fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużuri
Ad milleti peygamberini yalanlamıştı; Benim azabım ve uyarmam nasılmış?
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا صَرْصَرًا ف۪ي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّۙ ١٩
İnnâ erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî yevmi nahsin mustemirrin
Nitekim üzerlerine, insanları, sökülmüş hurma kütüğü gibi kopararak yere seren, dondurucu bir rüzgarı uğursuzluğu devam eden bir günde gönderdik.
تَنْزِعُ النَّاسَۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ ٢٠
Tenzi’u-nnâse ke-ennehum a’câzu naḣlin munka’irin
Nitekim üzerlerine, insanları, sökülmüş hurma kütüğü gibi kopararak yere seren, dondurucu bir rüzgarı uğursuzluğu devam eden bir günde gönderdik.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ ٢١
Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużuri
Benim azabım ve uyarmam nasılmış?
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ۟ ٢٢
Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekirin
And olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ ٢٣
Keżżebet śemûdu bi-nnużuri
Semud milleti uyaran peygamberleri yalanladı.
فَقَالُٓوا اَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُٓۙ اِنَّٓا اِذًا لَف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ ٢٤
Fekâlû ebeşeran minnâ vâhiden nettebi’uhu innâ iżen lefî dalâlin ve su’urin
"İçimizden bir insana mı uyacağız? O zaman biz sapıklık ve delilik etmiş oluruz. Kitap, aramızda, ona mı verilmiş? Hayır, o pek yalancı ve şımarığın biridir" dediler.
ءَاُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ اَشِرٌ ٢٥
E-ulkiye-żżikru ‘aleyhi min beyninâ bel huve keżżâbun eşirun
"İçimizden bir insana mı uyacağız? O zaman biz sapıklık ve delilik etmiş oluruz. Kitap, aramızda, ona mı verilmiş? Hayır, o pek yalancı ve şımarığın biridir" dediler.
سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْاَشِرُ ٢٦
Seya’lemûne ġaden meni-lkeżżâbu-l-eşiru
Yarın, kimin pek yalancı ve şımarık olduğunu bileceklerdir.
اِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْۘ ٢٧
İnnâ mursilû-nnâkati fitneten lehum fertekibhum vastabir
Doğrusu, onları denemek üzere dişi deveyi gönderen Biziz. Salih'e şöyle demiştik: "Onları gözetle ve sabret;
وَنَبِّئْهُمْ اَنَّ الْمَٓاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْۚ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ ٢٨
Ve nebbi/hum enne-lmâe kismetun beynehums kullu şirbin muhtedarun
Onlara, sıralarına göre suyun kendileriyle o deve aralarında pay edilmiş olunduğunu söyle."
فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطٰى فَعَقَرَ ٢٩
Fenâdev sâhibehum fete’âtâ fe’akara
Ama bir arkadaşlarını çağırdılar, o da kılıcını alarak deveyi kesti.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ ٣٠
Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużuri
Benim azabım ve uyarmam nasılmış?
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَش۪يمِ الْمُحْتَظِرِ ٣١
İnnâ erselnâ ‘aleyhim sayhaten vâhideten fekânû keheşîmi-lmuhtaziri
Nitekim üzerlerine bir çığlık gönderdik de, ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi oldular.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ ٣٢
Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekirin
And olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ ٣٣
Keżżebet kavmu lûtin bi-nnużuri
Lut milleti uyaran peygamberleri yalanladı.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍۙ ٣٤
İnnâ erselnâ ‘aleyhim hâsiben illâ âle lûtins necceynâhum biseharin
Biz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Ancak, Lut'un taraftarlarını, katımızdan bir nimet olarak seher vakti kurtardık. Şükredene işte böyle mükafat veririz.
نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَاۜ كَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ شَكَرَ ٣٥
Ni’meten min ‘indinâ keżâlike neczî men şekera
Biz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Ancak, Lut'un taraftarlarını, katımızdan bir nimet olarak seher vakti kurtardık. Şükredene işte böyle mükafat veririz.
وَلَقَدْ اَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ ٣٦
Ve lekad enżerahum batşetenâ fetemârav bi-nnużuri
Lut, and olsun ki, onları Bizim yakalamamızla uyarmıştı, ama onlar uyarmaları şüphe ile karşılayarak dinlemediler.
وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِه۪ فَطَمَسْنَٓا اَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَاب۪ي وَنُذُرِ ٣٧
Ve lekad râvedûhu ‘an dayfihi fetamesnâ a’yunehum feżûkû ‘ażâbî ve nużuri
And olsun ki, onlar Lut'un konukları olan melekleri elde etmeye kalkıştılar, bunun üzerine gözlerini kör ettik. "Azabımı ve uyarmalarımı dinlememenin sonucunu tadın" dedik.
وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّۚ ٣٨
Ve lekad sabbehahum bukraten ‘ażâbun mustekirrun
And olsun ki, sabah erken, önü alınmaz bir azap başlarına geldi.
فَذُوقُوا عَذَاب۪ي وَنُذُرِ ٣٩
Feżûkû ‘ażâbî ve nużuri
"Azabımı ve uyarmalarımı dinlememenin sonucunu tadın" dedik.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ۟ ٤٠
Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekirin
And olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?
وَلَقَدْ جَٓاءَ اٰلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُۚ ٤١
Ve lekad câe âle fir’avne-nnużuru
And olsun ki, Firavun erkanına uyaranlar geldi.
كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كُلِّهَا فَاَخَذْنَاهُمْ اَخْذَ عَز۪يزٍ مُقْتَدِرٍ ٤٢
Keżżebû bi-âyâtinâ kullihâ fe-eḣażnâhum aḣże ‘azîzin muktedirin
Mucizelerimizin hepsini yalanladılar. Bunun üzerine onları güç ve kuvvet sahibi olana yakışır bir şekilde yakaladık.
اَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ اُو۬لٰٓئِكُمْ اَمْ لَكُمْ بَرَٓاءَةٌ فِي الزُّبُرِۚ ٤٣
Ekuffârukum ḣayrun min ulâ-ikum em lekum berâetun fî-zzuburi
Sizin inkarcılarınız bunlardan daha mı üstündür? Yoksa Kitablarda size bir kurtuluş belgesi mi var?
اَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَم۪يعٌ مُنْتَصِرٌ ٤٤
Em yekûlûne nahnu cemî’un muntasirun
Yoksa: "Biz öç alabilecek bir topluluğuz" mu diyorlar?
سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ ٤٥
Seyuhzemu-lcem’u ve yuvellûne-ddubura
Toplulukları dağıtılacak, yüzgeri edileceklerdir.
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ ٤٦
Beli-ssâ’atu mev’iduhum ve-ssâ’atu edhâ ve emerru
Kıyamet onların azap ile vadedildikleri gündür. O ne korkunç, ne acı bir gündür!
اِنَّ الْمُجْرِم۪ينَ ف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍۢ ٤٧
İnne-lmucrimîne fî dalâlin ve su’urin
Doğrusu suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.
يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْۜ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ ٤٨
Yevme yushabûne fî-nnâri ‘alâ vucûhihim żûkû messe sekara
Ateşe yüzüstü sürüldükleri gün, onlara: "Cehennemin dokunan azabını tadın" denir.
اِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ ٤٩
İnnâ kulle şey-in ḣaleknâhu bikaderin
Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.
وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ ٥٠
Vemâ emrunâ illâ vâhidetun kelemhin bilbasari
Bizim buyruğumuz bir göz kırpması gibi anidir.
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ ٥١
Ve lekad ehleknâ eşyâ’akum fehel min muddekirin
And olsun ki, benzerlerinizi yok etti, öğüt alan yok mudur?
وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ ٥٢
Ve kullu şey-in fe’alûhu fî-zzuburi
İnsanların yaptıkları her şey kitablarda kayıtlıdır.
وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ ٥٣
Ve kullu saġîrin ve kebîrin mustetarun
Küçük ve büyük, hepsi satır satırdır.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ ٥٤
İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve neharin
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, yüksek bir derecede, cennetlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler.
ف۪ي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَل۪يكٍ مُقْتَدِرٍ ٥٥
Fî mak’adi sidkin ‘inde melîkin muktedirin
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, yüksek bir derecede, cennetlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler.
اَلرَّحْمٰنُۙ ١
Errahmânu
Rahman olan Allah Kuran'ı öğretti;
عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ ٢
‘Alleme-lkur-âne
Rahman olan Allah Kuran'ı öğretti;
خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ ٣
Ḣaleka-l-insâne
İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ ٤
‘Allemehu-lbeyâne
İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.
اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ ٥
Eşşemsu velkameru bihusbânin
Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir.
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ ٦
Ve-nnecmu ve-şşeceru yescudâni
Bitkiler ve ağaçlar O'nun buyruğuna boyun eğerler.
وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ ٧
Ve-ssemâe rafe’ahâ ve vada’a-lmîzâne
O, göğü yükseltmiştir; tartıyı koymuştur.
اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ ٨
Ellâ tatġav fî-lmîzâni
Artık tartıda tecavüz etmeyin.
وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ ٩
Ve akîmû-lvezne bilkisti velâ tuḣsirû-lmîzâne
Tartmayı doğru yapın, tartıyı eksik tutmayın.
وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ ١٠
Vel-arda veda’ahâ lil-enâmi
Allah, yeri yaratıkları için meydana getirmiştir.
ف۪يهَا فَاكِهَةٌۖ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ ١١
Fîhâ fâkihetun ve-nnaḣlu żâtu-l-ekmâmi
Orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, güzel kokulu otlar vardır.
وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ ١٢
Velhabbu żû-l’asfi ve-rrayhâni
Orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, güzel kokulu otlar vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٣
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Ey insanlar ve cinler! Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ ١٤
Ḣaleka-l-insâne min salsâlin kelfeḣḣâri
O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yaratmıştır.
وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ ١٥
Ve ḣaleka-lcânne min mâricin min nârin
Cinleri de yalın bir alevden yaratmıştır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٦
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِۚ ١٧
Rabbu-lmeşrikayni ve rabbu-lmaġribeyni
O, iki doğunun Rabbidir, iki batının Rabbidir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٨
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِۙ ١٩
Merace-lbahrayni yeltekiyâni
Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmamak üzere salıvermiştir.
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِۚ ٢٠
Beynehumâ berzeḣun lâ yebġiyâni
Aralarında bir engel vardır; birbirinin sınırını aşamazlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢١
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ۬ وَالْمَرْجَانُۚ ٢٢
Yaḣrucu minhumâ-llu/lu-u velmercânu
Bu iki denizden de inci ve mercan çıkar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٣
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۚ ٢٤
Velehu-lcevâri-lmunşeâtu fî-lbahri kel-a’lâmi
Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler O'nundur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟ ٢٥
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ ٢٦
Kullu men ‘aleyhâ fânin
Yeryüzünde bulunan her şey fanidir.
وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ ٢٧
Ve yebkâ vechu rabbike żû-lcelâli vel-ikrâmi
Ancak, yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakidir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٨
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍۚ ٢٩
Yes-eluhu men fî-ssemâvâti vel-ardic kulle yevmin huve fî şe/nin
Göklerde ve yerde olan kimseler her şeyi O'ndan isterler; O her an kainata tasarruf etmektedir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٠
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِۚ ٣١
Senefruġu lekum eyyuhâ-śśekalâni
Ey insan ve cin toplulukları! Sizin de hesabınızı ele alacağız.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٢
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُواۜ لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ ٣٣
Yâ ma’şera-lcinni vel-insi ini-steta’tum en tenfużû min aktâri-ssemâvâti vel-ardi fenfużûc lâ tenfużûne illâ bisultânin
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki!
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٤
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِۚ ٣٥
Yurselu ‘aleykumâ şuvâzun min nârin ve nuhâsun felâ tentesirâni
Ey insanlar ve cinler! Üzerinize dumansız bir alev ve ateşsiz bir duman gönderilir de kurtulamazsınız.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٦
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِۚ ٣٧
Fe-iżâ-nşakkati-ssemâu fekânet verdeten ke-ddihâni
Gök yarılıp da, gül gibi kızardığı, yağ gibi eridiği zaman haliniz nice olur?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٨
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ ٣٩
Feyevme-iżin lâ yus-elu ‘an żenbihi insun velâ cânnun
O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٠
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِس۪يمٰيهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ ٤١
Yu’rafu-lmucrimûne bisîmâhum feyu/ḣażu bi-nnevâsî vel-akdâmi
Suçlular simalarından tanınırlar da, alın saçlarından ve ayaklarından yakalanırlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٢
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ ٤٣
Hâżihi cehennemu-lletî yukeżżibu bihâ-lmucrimûne
İşte suçluların yalanladıkları cehennem budur.
يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍۚ ٤٤
Yatûfûne beynehâ ve beyne hamîmin ânin
Onlar, cehennem ateşiyle kaynar su arasında dolaşır dururlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟ ٤٥
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ جَنَّتَانِۚ ٤٦
Velimen ḣâfe makâme rabbihi cennetâni
Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۙ ٤٧
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
ذَوَاتَٓا اَفْنَانٍۚ ٤٨
Żevâtâ efnânin
Bu iki cennet türlü ağaçlarla doludur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٩
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
ف۪يهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِۚ ٥٠
Fîhimâ ‘aynâni tecriyâni
Bu cennetlerden akan iki kaynak vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥١
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
ف۪يهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِۚ ٥٢
Fîhimâ min kulli fâkihetin zevcâni
Bu cennetlerde türlü meyveden çift çift vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٣
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى فُرُشٍ بَطَٓائِنُهَا مِنْ اِسْتَبْرَقٍۜ وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ دَانٍۚ ٥٤
Mutteki-îne ‘alâ furuşin betâ-inuhâ min istebrakinc ve cenâ-lcenneteyni dânin
Orada, örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar; iki cennetin meyvelerini de kolayca toplarlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٥
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
ف۪يهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ ٥٦
Fîhinne kâsirâtu-ttarfi lem yatmiśhunne insun kablehum velâ cânnun
Orada, bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş, daha önce ne insan ve ne de cinlerin dokunmuş olduğu eşler vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ ٥٧
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ ٥٨
Ke-ennehunne-lyâkûtu velmercânu
Onlar yakut ve mercan gibidirler.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٩
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ ٦٠
Hel cezâu-l-ihsâni illâ-l-ihsânu
İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦١
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِۚ ٦٢
Vemin dûnihimâ cennetâni
Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۙ ٦٣
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
مُدْهَٓامَّتَانِۚ ٦٤
Mudhâmmetâni
Renkleri koyu yeşildir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ ٦٥
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
ف۪يهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِۚ ٦٦
Fîhimâ ‘aynâni naddâḣatâni
İkisinde de durmadan fışkıran iki kaynak vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ ٦٧
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
ف۪يهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌۚ ٦٨
Fîhimâ fâkihetun ve naḣlun ve rummânun
İkisinde de türlü türlü meyveler, hurmalıklar ve nar ağaçları vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ ٦٩
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
ف۪يهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌۚ ٧٠
Fîhinne ḣayrâtun hisânun
Oralarda iyi huylu güzel kadınlar vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ ٧١
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِۚ ٧٢
Hûrun maksûrâtun fî-lḣiyâmi
Çadırlar içinde ceylan gözlüler vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ ٧٣
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ ٧٤
Lem yatmiśhunne insun kablehum velâ cânnun
Onlara daha önce insan da, cin de dokunmamıştır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ ٧٥
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍۚ ٧٦
Mutteki-îne ‘alâ rafrafin ḣudrin ve’abkariyyin hisânin
Cennetlikler orada yeşil yastıklara ve harikulade işlemeli döşeklere yaslanırlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٧
Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibâni
Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ ٧٨
Tebârake-smu rabbike żî-lcelâli vel-ikrâmi
Büyük ve pek cömert olan Rabbinin adı ne yücedir!
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ١
İżâ veka’ati-lvâki’atu
Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌۢ ٢
Leyse livak’atihâ kâżibetun
Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
خَافِضَةٌ رَافِعَةٌۙ ٣
Ḣâfidatun râfi’atun
Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّاۙ ٤
İżâ rucceti-l-ardu raccân
Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّاۙ ٥
Ve busseti-lcibâlu bessân
Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
فَكَانَتْ هَبَٓاءً مُنْبَثًّاۙ ٦
Fekânet hebâen munbeśśân
Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةًۜ ٧
Ve kuntum ezvâcen śelâśeten
Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ ٨
Fe-ashâbu-lmeymeneti mâ ashâbu-lmeymeneti
İyi işler işlediklerini belirtmek için, amel defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!
وَاَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِۜ ٩
Ve ashâbu-lmeş-emeti mâ ashâbu-lmeş-emeti
Kötülük işlediklerini belirtmek üzere, amel defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ ١٠
Ve-ssâbikûne-ssâbikûne
İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır.
اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ ١١
Ulâ-ike-lmukarrabûne
Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır.
ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ١٢
Fî cennâti-nna’îmi
Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ ١٣
Śulletun mine-l-evvelîne
Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
وَقَل۪يلٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ ١٤
Ve kalîlun mine-l-âḣirîne
Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍۙ ١٥
‘Alâ sururin mevdûnetin
Mücevheratla işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar.
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِل۪ينَ ١٦
Mutteki-îne ‘aleyhâ mutekâbilîne
Mücevheratla işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ ١٧
Yatûfu ‘aleyhim vildânun muḣalledûne
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ ١٨
Bi-ekvâbin ve ebârîka veke/sin min ma’înin
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَۙ ١٩
Lâ yusadde’ûne ‘anhâ velâ yunzifûne
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَۙ ٢٠
Ve fâkihetin mimmâ yeteḣayyerûne
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ ٢١
Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûne
Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
وَحُورٌ ع۪ينٌۙ ٢٢
Ve hûrun ‘înun
İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِۚ ٢٣
Ke-emśâli-llu/lui-lmeknûni
İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٢٤
Cezâen bimâ kânû ya’melûne
İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا تَأْث۪يمًاۙ ٢٥
Lâ yesme’ûne fîhâ laġven velâ te/śîmân
Sadece selama karşılık selam sözü işitirler.
اِلَّا ق۪يلًا سَلَامًا سَلَامًا ٢٦
İllâ kîlen selâmen selâmân
Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!
وَاَصْحَابُ الْيَم۪ينِ مَٓا اَصْحَابُ الْيَم۪ينِۜ ٢٧
Ve ashâbu-lyemîni mâ ashâbu-lyemîni
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
ف۪ي سِدْرٍ مَخْضُودٍۙ ٢٨
Fî sidrin maḣdûdin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَطَلْحٍ مَنْضُودٍۙ ٢٩
Ve talhin mendûdin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَظِلٍّ مَمْدُودٍۙ ٣٠
Ve zillin memdûdin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَمَٓاءٍ مَسْكُوبٍۙ ٣١
Ve mâ-in meskûbin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍۙ ٣٢
Ve fâkihetin keśîratin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍۙ ٣٣
Lâ maktû’atin velâ memnû’atin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍۜ ٣٤
Ve furuşin merfû’atin
Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
اِنَّٓا اَنْشَأْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءًۙ ٣٥
İnnâ enşe/nâhunne inşâ-ân
Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًاۙ ٣٦
Fece’alnâhunne ebkârân
Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
عُرُبًا اَتْرَابًاۙ ٣٧
‘Uruben etrâbân
Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
لِاَصْحَابِ الْيَم۪ينِۜ۟ ٣٨
Li-ashâbi-lyemîni
Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ ٣٩
Śulletun mine-l-evvelîne
Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ ٤٠
Ve śulletun mine-l-âḣirîne
Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ ٤١
Ve ashâbu-şşimâli mâ ashâbu-şşimâli
Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!
ف۪ي سَمُومٍ وَحَم۪يمٍۙ ٤٢
Fî semûmin ve hamîmin
İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ ٤٣
Ve zillin min yahmûmin
İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
لَا بَارِدٍ وَلَا كَر۪يمٍ ٤٤
Lâ bâridin velâ kerîmin
İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَف۪ينَۚ ٤٥
İnnehum kânû kable żâlike mutrafîne
Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.
وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ ٤٦
Ve kânû yusirrûne ‘alâ-lhinśi-l’azîmi
Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.
وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ ٤٧
Ve kânû yekûlûne e-iżâ mitnâ ve kunnâ turâben ve ’izâmen e-innâ lemeb’ûśûne
Şöyle söylerlerdi: "Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar dirileceğiz?"
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ ٤٨
Eve âbâunâ-l-evvelûne
"Önce gelip geçmiş babalarımız da mı?"
قُلْ اِنَّ الْاَوَّل۪ينَ وَالْاٰخِر۪ينَۙ ٤٩
Kul inne-l-evvelîne vel-âḣirîne
De ki: "Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır."
لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى م۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ ٥٠
Lemecmû’ûne ilâ mîkâti yevmin ma’lûmin
De ki: "Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır."
ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّٓالُّونَ الْمُكَذِّبُونَۙ ٥١
Śumme innekum eyyuhâ-ddâllûne-lmukeżżibûne
Sonra, siz ey sapıklar, yalanlayanlar!
لَاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍۙ ٥٢
Leâkilûne min şecerin min zakkûmin
Doğrusu bir zakkum ağacından yiyeceksiniz.
فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۚ ٥٣
Femâli-ûne minhâ-lbutûne
Karınlarınızı onunla dolduracaksınız;
فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَم۪يمِۚ ٥٤
Feşâribûne ‘aleyhi mine-lhamîmi
Onun üzerine kaynar su içeceksiniz;
فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْه۪يمِۜ ٥٥
Feşâribûne şurbe-lhîmi
Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz;
هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدّ۪ينِۜ ٥٦
Hâżâ nuzuluhum yevme-ddîni
İşte onlara, ceza günü sunulacak konukluk budur.
نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ۟ ٥٧
Nahnu ḣalaknâkum felevlâ tusaddikûne
Sizi yaratan Biziz; hala tasdik etmez misiniz?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تُمْنُونَۜ ٥٨
Eferaeytum mâ tumnûne
Söyleyin; akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız?
ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ ٥٩
E-entum taḣlukûnehu em nahnu-lḣâlikûne
Söyleyin; akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız?
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَۙ ٦٠
Nahnu kaddernâ beynekumu-lmevte vemâ nahnu bimesbûkîne
Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez.
عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ ف۪ي مَا لَا تَعْلَمُونَ ٦١
‘Alâ en nubeddile emśâlekum ve nunşi-ekum fî mâ lâ ta’lemûne
Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ ٦٢
Ve lekad ‘alimtumu-nneş-ete-l-ûlâ felevlâ teżekkerûne
And olsun ki, ilk yaratmayı bilirsiniz, yine de düşünmez misiniz?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَۜ ٦٣
Eferaeytum mâ tahruśûne
Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz?
ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ ٦٤
E-entum tezra’ûnehu em nahnu-zzâri’ûne
Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz?
لَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ ٦٥
Lev neşâu lece’alnâhu hutâmen fezaltum tefekkehûne
Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık".
اِنَّا لَمُغْرَمُونَۙ ٦٦
İnnâ lemuġramûne
Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık".
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ٦٧
Bel nahnu mahrûmûne
Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık".
اَفَرَاَيْتُمُ الْمَٓاءَ الَّذ۪ي تَشْرَبُونَۜ ٦٨
Eferaeytumu-lmâe-lleżî teşrabûne
Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz?
ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ ٦٩
E-entum enzeltumûhu mine-lmuzni em nahnu-lmunzilûne
Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz?
لَوْ نَشَٓاءُ جَعَلْنَاهُ اُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ ٧٠
Lev neşâu ce’alnâhu ucâcen felevlâ teşkurûne
Dileseydik onu acılaştırırdık; hala şükretmez misiniz?
اَفَرَاَيْتُمُ النَّارَ الَّت۪ي تُورُونَۜ ٧١
Eferaeytumu-nnâra-lletî tûrûne
Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?
ءَاَنْتُمْ اَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَٓا اَمْ نَحْنُ الْمُنْشِؤُ۫نَ ٧٢
E-entum enşe/tum şeceratehâ em nahnu-lmunşi-ûne
Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?
نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْو۪ينَۚ ٧٣
Nahnu ce’alnâhâ teżkiraten ve metâ’an lilmukvîne
Biz onu bir ibret ve çölde konaklayanlar için yararlı kıldık.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ۟ ٧٤
Fesebbih bismi rabbike-l’azîmi
Öyleyse çok büyük Rabbinin adını tesbih et.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِۙ ٧٥
Felâ uksimu bimevâki’i-nnucûmi
Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim; ki bunun ne büyük yemin olduğunu bir bilseniz!
وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌۙ ٧٦
Ve-innehu lekasemun lev ta’lemûne ‘azîmun
Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim; ki bunun ne büyük yemin olduğunu bir bilseniz!
اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌۙ ٧٧
İnnehu lekur-ânun kerîmun
Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
ف۪ي كِتَابٍ مَكْنُونٍۙ ٧٨
Fî kitâbin meknûnin
Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ ٧٩
Lâ yemessuhu illâ-lmutahherûne
Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ٨٠
Tenzîlun min rabbi-l’âlemîne
Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
اَفَبِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَۙ ٨١
Efebihâżâ-lhadîśi entum mudhinûne
Siz bu sözü mü hor görüyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ ٨٢
Ve tec’alûne rizkakum ennekum tukeżżibûne
Rızkınıza şükredeceğiniz yere onu vereni mi yalanlıyorsunuz?
فَلَوْلَٓا اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَۙ ٨٣
Felevlâ iżâ belaġati-lhulkûme
Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
وَاَنْتُمْ ح۪ينَئِذٍ تَنْظُرُونَۙ ٨٤
Ve entum hîne-iżin tenzurûne
Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُبْصِرُونَ ٨٥
Ve nahnu akrabu ileyhi minkum velâkin lâ tubsirûne
Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
فَلَوْلَٓا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَد۪ين۪ينَۙ ٨٦
Felevlâ in kuntum ġayra medînîne
Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize!
تَرْجِعُونَهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٨٧
Terci’ûnehâ in kuntum sâdikîne
Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize!
فَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ ٨٨
Fe-emmâ in kâne mine-lmukarrabîne
Eğer ölen o kişi, gözdelerden ise, rahatlık, hoşluk ve nimet cenneti onundur.
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَع۪يمٍ ٨٩
Feravhun ve rayhânun ve cennetu na’îmin
Eğer ölen o kişi, gözdelerden ise, rahatlık, hoşluk ve nimet cenneti onundur.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَم۪ينِۙ ٩٠
Ve emmâ in kâne min ashâbi-lyemîni
Eğer defteri sağdan verilenlerden ise,
فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَم۪ينِ ٩١
Feselâmun leke min ashâbi-lyemîni
"Ey sağcılardan olan kişi, sana selam olsun!" denir.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّب۪ينَ الضَّٓالّ۪ينَۙ ٩٢
Ve emmâ in kâne mine-lmukeżżibîne-ddâllîne
Eğer, sapık yalancılardan ise,
فَنُزُلٌ مِنْ حَم۪يمٍۙ ٩٣
Fenuzulun min hamîmin
Ona kaynar sudan konukluk sunulur.
وَتَصْلِيَةُ جَح۪يمٍۙ ٩٤
Ve tasliyetu cahîmin
Cehenneme sokulur.
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَق۪ينِۚ ٩٥
İnne hâżâ lehuve hakku-lyakîni
Doğrusu kesin gerçek budur.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ ٩٦
Fesebbih bismi rabbike-l’azîmi
Öyleyse çok büyük Rabbinin adını tesbih et.
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ١
Sebbeha liAllâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ardis ve huve-l’azîzu-lhakîmu
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ı tesbih ederler. O güçlüdür, Hakim'dir.
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٢
Lehu mulku-ssemâvâti vel-ardis yuhyî ve yumîtus ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîrun
Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur; diriltir, öldürür. O, her şeye Kadir'dir.
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ٣
Huve-l-evvelu vel-âḣiru ve-zzâhiru velbâtinus ve huve bikulli şey-in ‘alîmun
O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir.
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ٤
Huve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l’arşic ya’lemu mâ yelicu fî-l-ardi vemâ yaḣrucu minhâ vemâ yenzilu mine-ssemâ-i vemâ ya’rucu fîhâs ve huve me’akum eyne mâ kuntumc vaAllâhu bimâ ta’melûne basîrun
Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen O'dur. Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ ٥
Lehu mulku-ssemâvâti vel-ardic ve-ilaAllâhi turce’u-l-umûru
Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bütün işler Allah'a döndürülür.
يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٦
Yûlicu-lleyle fî-nnehâri ve yûlicu-nnehâra fî-lleylic ve huve ‘alîmun biżâti-ssudûri
Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar; O kalblerde olanı bilendir.
اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ ٧
Âminû biAllâhi ve rasûlihi ve enfikû mimmâ ce’alekum mustaḣlefîne fîhis felleżîne âmenû minkum ve enfekû lehum ecrun kebîrun
Ey insanlar! Allah'a ve Peygamberine inanın; sizi varis kıldığı şeylerden sarfedin; aranızdan, inanıp da sarfeden kimselere büyük ecir vardır
وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ٨
Vemâ lekum lâ tu/minûne biAllâhiﻻ ve-rrasûlu yed’ûkum litu/minû birabbikum ve kad eḣaże mîśâkakum in kuntum mu/minîne
Peygamber sizi, Rabbinize inanmaya çağırdığı halde, Allah'a niçin inanmazsınız? Hem O, sizden söz almıştı, inanmışlar iseniz; bu çağrıya koşun.
هُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ٩
Huve-lleżî yunezzilu ‘alâ ‘abdihi âyâtin beyyinâtin liyuḣricekum mine-zzulumâti ilâ-nnûric ve-innaAllâhe bikum leraûfun rahîmun
Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna, apaçık ayetler indiren O'dur. Doğrusu Allah size karşı şefkatlidir, merhametlidir.
وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا يَسْتَو۪ي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذ۪ينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُواۜ وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟ ١٠
Vemâ lekum ellâ tunfikû fî sebîliAllâhi veliAllâhi mîrâśu-ssemâvâti vel-ardic lâ yestevî minkum men enfeka min kabli-lfethi ve kâtelec ulâ-ike a’zamu deraceten mine-lleżîne enfekû min ba’du ve kâtelûc ve kullen ve’adaAllâhu-lhusnâc vaAllâhu bimâ ta’melûne ḣabîrun
Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, Allah yolunda siz niçin sarf etmiyorsunuz? İçinizden Mekke'nin fethinden önce sarfeden ve savaşan kimseler, daha sonra sarfedip savaşan kimselerle bir değildirler, öncekiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine cenneti vadetmiştir. Allah, işlediklerinizden haberdardır.
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ ١١
Men żâ-lleżî yukriduAllâhe kardan hasenen feyudâ’ifehu lehu ve lehu ecrun kerîmun
Allah'a kim güzel bir ödünç takdiminde bulunursa, Allah karşılığını kat kat verir, ona cömertçe verilecek bir ecir de vardır.
يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰيكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۚ ١٢
Yevme terâ-lmu/minîne velmu/minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim vebi-eymânihim buşrâkumu-lyevme cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ żâlike huve-lfevzu-l’azîmu
İnanmış erkek ve kadınları, defterleri sağdan verilmiş ve ışıkları önlerinde olarak giderken gördüğün gün onlara şöyle denecektir: "Müjde; bugün içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacağınız cennetler sizindir." İşte bu büyük kurtuluştur.
يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ ق۪يلَ ارْجِعُوا وَرَٓاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًاۜ فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌۜ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُۜ ١٣
Yevme yekûlu-lmunâfikûne velmunâfikâtu lilleżîne âmenû-nzurûnâ naktebis min nûrikum kîle-rci’û verâekum feltemisû nûran feduribe beynehum bisûrin lehu bâbun bâtinuhu fîhi-rrahmetu ve zâhiruhu min kibelihi-l’ażâbu
İkiyüzlü erkek ve kadınlar müminlere: "Bizi de gözetin; ışığınızdan faydalanalım" dedikleri gün, onlara: "Ardınıza dönün de ışık arayın" denir; inananlarla ikiyüzlüler arasına, kapısının içinde rahmet ve dışında azap olan bir sur çekilir.
يُنَادُونَهُمْ اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ اَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْاَمَانِيُّ حَتّٰى جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ وَغَرَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ ١٤
Yunâdûnehum elem nekun me’akums kâlû belâ velâkinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ġarratkumu-l-emâniyyu hattâ câe emruAllâhi ve ġarrakum biAllâhi-lġarûru
İkiyüzlüler, inananlara: "Biz sizinle beraber değil miydik" diye seslenirler. Onlar: "Evet öyle; fakat sizler kendinizi aldattınız, bize pusu kurdunuz, Allah'ın buyruğu gelene kadar dinde şüpheye düştünüz; sizi kuruntular aldattı; sizi şeytanlar Allah'a karşı da ayarttı."
فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ مَأْوٰيكُمُ النَّارُۜ هِيَ مَوْلٰيكُمْۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ١٥
Felyevme lâ yu/ḣażu minkum fidyetun velâ mine-lleżîne keferûc me/vâkumu-nnârus hiye mevlâkums vebi/se-lmasîru
Bugün sizden ve inkar edenlerden fidye kabul edilmez; varacağınız yer ateştir, layığınız orasıdır; ne kötü bir dönüştür!
اَلَمْ يَأْنِ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّۙ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ١٦
Elem ye/ni lilleżîne âmenû en taḣşe’a kulûbuhum liżikriAllâhi vemâ nezele mine-lhakki velâ yekûnû kelleżîne ûtû-lkitâbe min kablu fetâle ‘aleyhimu-l-emedu fekaset kulûbuhums ve keśîrun minhum fâsikûne
İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı; çoğu, yoldan çıkmış kimselerdir.
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ١٧
İ’lemû ennaAllâhe yuhyî-l-arda ba’de mevtihâc kad beyyennâ lekumu-l-âyâti le’allekum ta’kilûne
Allah'ın, yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiğini bilin; size, akledesiniz diye açık açık deliller anlattık.
اِنَّ الْمُصَّدِّق۪ينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَر۪يمٌ ١٨
İnne-lmussaddikîne velmussaddikâti ve akradûAllâhe kardan hasenen yudâ’afu lehum ve lehum ecrun kerîmun
Doğrusu, sadaka veren erkek ve kadınlara, Allah'a güzel bir takdimde bulunanlara kat kat karşılık verilir; onlara cömertçe verilecek bir ecir vardır.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصِّدّ۪يقُونَۗ وَالشُّهَدَٓاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟ ١٩
Velleżîne âmenû biAllâhi ve rusulihi ulâ-ike humu-ssiddîkûnes ve-şşuhedâu ‘inde rabbihim lehum ecruhum ve nûruhums velleżîne keferû ve keżżebû bi-âyâtinâ ulâ-ike ashâbu-lcahîmi
Allah'a ve peygamberlerine inananlara, dosdoğru olanlara ve Allah yolunda şehit düşenlere, işte onlara, Rableri katında nur ve ecir vardır. İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar da, cehennemlik olanlardır.
اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًاۜ وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ٢٠
İ’lemû ennemâ-lhayâtu-ddunyâ le’ibun ve lehvun ve zînetun ve tefâḣurun beynekum ve tekâśurun fî-l-emvâli vel-evlâdis kemeśeli ġayśin a’cebe-lkuffâra nebâtuhu śümme yehîcu feterâhu musferran śümme yekûnu hutâmâens vefî-l-âḣirati ‘ażâbun şedîdun ve maġfiratun minaAllâhi ve ridvânunc vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ metâ’u-lġurûri
Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çerçöp olur. Ahirette çetin azap da vardır. Allah'ın hoşnudluğu ve bağışlaması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.
سَابِقُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۙ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ٢١
Sâbikû ilâ maġfiratin min rabbikum ve cennetin ‘arduhâ ke’ardi-ssemâ-i vel-ardi u’iddet lilleżîne âmenû biAllâhi ve rusulihic żâlike fadluAllâhi yu/tîhi men yeşâ/uc vaAllâhu żû-lfadli-l’azîmi
Ey İnsanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allah'a ve Peygamberine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşusun; bu Allah'ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah, büyük lütuf sahibidir.
مَٓا اَصَابَ مِنْ مُص۪يبَةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌۚ ٢٢
Mâ esâbe min musîbetin fî-l-ardi velâ fî enfusikum illâ fî kitâbin min kabli en nebraehâc inne żâlike ‘alaAllâhi yesîrun
Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitap'da bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır.
لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَٓا اٰتٰيكُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۙ ٢٣
Likeylâ te/sev ‘alâ mâ fâtekum velâ tefrahû bimâ âtâkumk vaAllâhu lâ yuhibbu kulle muḣtâlin feḣûrin
Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip öğünen hiç kimseyi sevmez;
اَلَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ ٢٤
Elleżîne yebḣalûne veye/murûne-nnâse bilbuḣlik vemen yetevelle fe-innaAllâhe huve-lġaniyyu-lhamîdu
Bunlar cimrilik ederler ve insanlara da cimrilik yapmalarını söylerler. Allah'ın buyruğundan kim yüz çevirirse bilsin ki, Allah şüphesiz müstağni ve övülmeğe layık olandır.
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ۟ ٢٥
Lekad erselnâ rusulenâ bilbeyyinâti ve enzelnâ me’ahumu-lkitâbe velmîzâne liyekûme-nnâsu bilkistis ve enzelnâ-lhadîde fîhi be/sun şedîdun ve menâfi’u linnâsi ve liya’lemaAllâhu men yensuruhu ve rusulehu bilġaybic innaAllâhe kaviyyun ‘azîzun
And olsun ki peygamberlerimizi belgelerle gönderdik; insanların doğru (adaletli) hareket etmeleri için peygamberlere kitap ve ölçü indirdik; pek sert olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri de indirdik. Bu, Allah'ın dinine ve peygamberlerine görmeksizin yardım edenleri meydana çıkarması içindir. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا وَاِبْرٰه۪يمَ وَجَعَلْنَا ف۪ي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ٢٦
Ve lekad erselnâ nûhan ve-ibrâhîme ve ce’alnâ fî żurriyyetihimâ-nnubuvvete velkitâbes feminhum muhtedins ve keśîrun minhum fâsikûne
And olsun ki Nuh'u ve İbrahim'i Biz gönderdik; ikisinin soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik; soylarından gelenlerin kimi doğru yoldadır, birçoğu da yoldan çıkmıştır.
ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ وَجَعَلْنَا ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةًۜ وَرَهْبَانِيَّةًۨ ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَاۚ فَاٰتَيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ٢٧
Śumme kaffeynâ ‘alâ âśârihim birusulinâ ve kaffeynâ bi-’îsâ-bni meryeme ve âteynâhu-l-incîle ve ce’alnâ fî kulûbi-lleżîne-ttebe’ûhu ra/feten ve rahmeten ve rahbâniyyetenibtede’ûhâ mâ ketebnâhâ ‘aleyhim illâ-btiġâe ridvâniAllâhi femâ ra’avhâ hakka ri’âyetihâs feâteynâ-lleżîne âmenû minhum ecrahums ve keśîrun minhum fâsikûne
Onların izleri üzerinden peygamberlerimizi ard arda gönderdik; Meryem oğlu İsa'yı da ardlarından gönderdik ve ona İncil'i verdik; ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet duyguları koyduk; üzerlerine bizim gerekli kılmadığımız fakat kendilerinin güya Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları ruhbaniyete bile gereği gibi riayet etmediler; içlerinde inanmış olan kimselere ecirlerini verdik; ama çoğu yoldan çıkmışlardır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِه۪ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِه۪ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ ٢٨
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekûAllâhe ve âminû birasûlihi yu/tikum kifleyni min rahmetihi ve yec’al lekum nûran temşûne bihi ve yaġfir lekumc vaAllâhu ġafûrun rahîmun
Ey inananlar! Allah'tan sakının, Peygamberine inanın ki, Allah size rahmetini iki kat versin; size ışığında yürüyeceğiniz bir ışık var etsin; sizi bağışlasın; Allah bağışlayandır, acıyandır.
لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ٢٩
Li-ellâ ya’leme ehlu-lkitâbi ellâ yakdirûne ‘alâ şey-in min fadliAllâhiﻻ ve enne-lfadle biyediAllâhi yu/tîhi men yeşâuc vaAllâhu żû-lfadli-l’azîmi
Kitap ehli bilsinler ki, Allah'ın lütfundan hiçbir şey elde edemezler (bu lütfa malik değillerdir); lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir; Allah büyük lütuf sahibidir.