وَالطُّورِۙ ١
Ve-ttûri
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَالطُّورِۙ ١
Ve-ttûri
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَكِتَابٍ مَسْطُورٍۙ ٢
Ve kitâbin mestûrin
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
ف۪ي رَقٍّ مَنْشُورٍۙ ٣
Fî rakkin menşûrin
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِۙ ٤
Velbeyti-lma’mûri
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِۙ ٥
Ve-ssakfi-lmerfû’i
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِۙ ٦
Velbahri-lmescûri
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌۙ ٧
İnne ‘ażâbe rabbike levâki’un
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍۙ ٨
Mâ lehu min dâfi’in
Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
يَوْمَ تَمُورُ السَّمَٓاءُ مَوْرًاۙ ٩
Yevme temûru-ssemâu mevrân
Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
وَتَس۪يرُ الْجِبَالُ سَيْرًاۜ ١٠
Vetesîru-lcibâlu seyrân
Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَۙ ١١
Feveylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي خَوْضٍ يَلْعَبُونَۢ ١٢
Elleżîne hum fî ḣavdin yel’abûne
Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّاۜ ١٣
Yevme yuda’’ûne ilâ nâri cehenneme da’’ân
Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara: "İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur;
هٰذِهِ النَّارُ الَّت۪ي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ ١٤
Hâżihi-nnâru-lletî kuntum bihâ tukeżżibûne
Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara: "İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur;
اَفَسِحْرٌ هٰذَٓا اَمْ اَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ ١٥
Efesihrun hâżâ em entum lâ tubsirûne
Bu bir büyü müdür, yoksa hala görmez misiniz? Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık birdir; ancak işlediklerinizin karşılığını görüyorsunuz" denir.
اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُٓوا اَوْ لَا تَصْبِرُواۚ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ١٦
İslevhâ fasbirû ev lâ tasbirû sevâun ‘aleykums innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûne
Bu bir büyü müdür, yoksa hala görmez misiniz? Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık birdir; ancak işlediklerinizin karşılığını görüyorsunuz" denir.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَع۪يمٍۙ ١٧
İnne-lmuttekîne fî cennâtin vena’îmin
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şüphesiz, cennetlerde ve Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk duyarak nimetler içindedirler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
فَاكِه۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۚ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ ١٨
Fâkihîne bimâ âtâhum rabbuhum ve vakâhum rabbuhum ‘ażâbe-lcahîmi
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şüphesiz, cennetlerde ve Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk duyarak nimetler içindedirler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ ١٩
Kulû veşrabû henî-en bimâ kuntum ta’melûne
Onlara şöyle denir: "İşlediklerinizden ötürü, dizi dizi tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin için." Onlara, ceylan gözlü eşler veririz.
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍۚ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍ ٢٠
Mutteki-îne ‘alâ sururin masfûfetins ve zevvecnâhum bihûrin ‘înin
Onlara şöyle denir: "İşlediklerinizden ötürü, dizi dizi tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin için." Onlara, ceylan gözlü eşler veririz.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِا۪يمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَٓا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍۜ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَه۪ينٌ ٢١
Velleżîne âmenû vettebe’at-hum żurriyyetuhum bi-îmânin elhaknâ bihim żurriyyetehum vemâ eletnâhum min ‘amelihim min şey-/inc kullu-mri-in bimâ kesebe rahînun
İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız. Onların işlediklerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlıdır.
وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ ٢٢
Ve emdednâhum bifâkihetin ve lahmin mimmâ yeştehûne
Cennette olanlara diledikleri meyve ve etten bol bol veririz.
يَتَنَازَعُونَ ف۪يهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ ف۪يهَا وَلَا تَأْث۪يمٌ ٢٣
Yetenâze’ûne fîhâ ke/sen lâ laġvun fîhâ velâ te/śîmun
Orada kadeh tokuştururlar; fakat bunda ne bir saçmalama, ne de bir günaha girme vardır.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ۬ مَكْنُونٌ ٢٤
Ve yetûfu ‘aleyhim ġilmânun lehum ke-ennehum lu/lu-un meknûnun
Sedefteki inciler gibi olan gençler yanlarında dolaşırlar.
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ ٢٥
Ve akbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetesâelûne
Birbirlerine dönüp soruşurlar:
قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ ف۪ٓي اَهْلِنَا مُشْفِق۪ينَ ٢٦
Kâlû innâ kunnâ kablu fî ehlinâ muşfikîne
"Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır" derler.
فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ ٢٧
FemennaAllâhu ‘aleynâ ve vakânâ ‘ażâbe-ssemûmi
"Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır" derler.
اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ۟ ٢٨
İnnâ kunnâ min kablu ned’ûhus innehu huve-lberru-rrahîmu
"Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır" derler.
فَذَكِّرْ فَمَٓا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍۜ ٢٩
Feżekkir femâ ente bini’meti rabbike bikâhinin velâ mecnûnin
Öğüt ver; Rabbinin nimetiyle sen, ne kahinsin ne de delisin.
اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ ٣٠
Em yekûlûne şâ’irun neterabbesu bihi raybe-lmenûni
Yoksa senin için şöyle mi derler: "Şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz."
قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّص۪ينَۜ ٣١
Kul terabbesû fe-innî me’akum mine-lmuterabbisîne
De ki: "Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlemekteyim."
اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَۚ ٣٢
Em te/muruhum ahlâmuhum bihâżâc em hum kavmun tâġûne
Bunu onlara akılları mı buyuruyor? Yoksa onlar azgın bir millet midirler?
اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۚ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَۚ ٣٣
Em yekûlûne tekavvelehu bel lâ yu/minûne
Yahut: "Onu kendi uydurdu" diyorlar öyle mi? Hayır, inanmıyorlar.
فَلْيَأْتُوا بِحَد۪يثٍ مِثْلِه۪ٓ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَۜ ٣٤
Felye/tû bihadîśin miślihi in kânû sâdikîne
Eğer iddialarında samimi iseler Kuran'ın benzeri bir söz meydana getirsinler.
اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَۜ ٣٥
Em ḣulikû min ġayri şey-in em humu-lḣâlikûne
Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar yoksa yaratanlar kendileri midir?
اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ بَلْ لَا يُوقِنُونَۜ ٣٦
Em ḣalekû-ssemâvâti vel-ardac bel lâ yûkinûne
Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, Allah'a kesin olarak inanmıyorlar.
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَۜ ٣٧
Em ‘indehum ḣazâ-inu rabbike em humu-lmusaytirûne
Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı işe hakimdirler?
اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ ف۪يهِۚ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۜ ٣٨
Em lehum sullemun yestemi’ûne fîhis felye/ti mustemi’uhum bisultânin mubînin
Yoksa, üzerine çıkıp vahiy dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَۜ ٣٩
Em lehu-lbenâtu ve lekumu-lbenûne
Demek kızlar Allah'ın, oğullar sizin öyle mi?
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَۜ ٤٠
Em tes-eluhum ecran fehum min maġramin muśkalûne
Yahut sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَۜ ٤١
Em ‘indehumu-lġaybu fehum yektubûne
Veya, görülmeyeni bilmek kendilerine aittir de, onlar mı yazıyorlar?
اَمْ يُر۪يدُونَ كَيْدًاۜ فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَك۪يدُونَۜ ٤٢
Em yurîdûne keydâens felleżîne keferû humu-lmekîdûne
Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o tuzağa yakalanacak olanlar inkar edenlerdir.
اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ ٤٣
Em lehum ilâhun ġayruAllâhic subhânaAllâhi ‘ammâ yuşrikûne
Yoksa Allah'tan başka bir tanrıları mı vardır? Allah, onların ortak koşmalarından münezzehtir.
وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَٓاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ ٤٤
Ve-in yerav kisfen mine-ssemâ-i sâkitan yekûlû sehâbun merkûmun
Gökten azap olarak düşen bir parça görseler: "Bulut kümesidir" derler.
فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي ف۪يهِ يُصْعَقُونَۙ ٤٥
Feżerhum hattâ yulâkû yevmehumu-lleżî fîhi yus’akûne
Çarpılacakları güne erişmelerine kadar onları bırak.
يَوْمَ لَا يُغْن۪ي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۜ ٤٦
Yevme lâ yuġnî ‘anhum keyduhum şey-en velâ hum yunsarûne
O gün, düzenleri kendilerine bir fayda vermez; yardım da görmezler.
وَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٤٧
Ve-inne lilleżîne zalemû ‘ażâben dûne żâlike velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûne
Zulmedenlere, şüphesiz, bundan başka da azap vardır; fakat onların çoğu bilmezler.
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ ٤٨
Vasbir lihukmi rabbike fe-inneke bi-a’yuninâs ve sebbih bihamdi rabbike hîne tekûmu
Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret; doğrusu sen, Bizim nezaretimiz altındasın; kalkarken Rabbini överek tesbih et;
وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ ٤٩
Vemine-lleyli fesebbihhu ve-idbâra-nnucûmi
Geceleyin ve yıldızlar kaybolurken de O'nu tesbih et.
Tûr Sûresi 49 âyettir.
Tûr Sûresi Mekke'de indirilmiş Mekkî bir sûredir.
Tûr Sûresi, mushaf sıralamasında 52. sûredir; iniş sırasına göre 76. sûredir.
Tûr Sûresi 27. cüzde, mushafın 522. sayfasında başlar.