وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًاۙ ١
Ve-żżâriyât iżervân
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًاۙ ١
Ve-żżâriyât iżervân
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًاۙ ٢
Felhâmilâti vikrân
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًاۙ ٣
Felcâriyâti yusrân
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
فَالْمُقَسِّمَاتِ اَمْرًاۙ ٤
Felmukassimâti emrân
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌۙ ٥
İnnemâ tû’adûne lesâdikun
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
وَاِنَّ الدّ۪ينَ لَوَاقِعٌۜ ٦
Ve-inne-ddîne levâki’un
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْحُبُكِۙ ٧
Ve-ssemâ-i żâti-lhubuki
İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.
اِنَّكُمْ لَف۪ي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍۙ ٨
İnnekum lefî kavlin muḣtelifin
İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَۜ ٩
Yu/feku ‘anhu men ufike
Bundan, dönebilecek kimseler döndürülür.
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَۙ ١٠
Kutile-lḣarrâsûne
Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ سَاهُونَۙ ١١
Elleżîne hum fî ġamratin sâhûne
Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!
يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدّ۪ينِۜ ١٢
Yes-elûne eyyâne yevmu-ddîni
İşlerin karşılık göreceği günün zamanını sorarlar.
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ ١٣
Yevme hum ‘alâ-nnâri yuftenûne
O, kendilerinin ateşte azap görecekleri gündür.
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ ١٤
Żûkû fitnetekum hâżâ-lleżî kuntum bihi testa’cilûne
Onlara: "Azabınızı tadın; işte acele beklediğiniz bu idi" denir.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ١٥
İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve ’uyûnin
Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.
اٰخِذ۪ينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِن۪ينَۜ ١٦
Âḣiżîne mâ âtâhum rabbuhumc innehum kânû kable żâlike muhsinîne
Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.
كَانُوا قَل۪يلًا مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ ١٧
Kânû kalîlen mine-lleyli mâ yehce’ûne
Onlar, geceleri az uyuyanlardı.
وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ١٨
Vebil-eshâri hum yestaġfirûne
Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.
وَف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ ١٩
Vefî emvâlihim hakkun lissâ-ili velmahrûmi
Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi.
وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ ٢٠
Vefî-l-ardi âyâtun lilmûkinîne
Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?
وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ ٢١
Vefî enfusikumc efelâ tubsirûne
Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?
وَفِي السَّمَٓاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ ٢٢
Vefî-ssemâ-i rizkukum vemâ tû’adûne
Rızkınız da, size söz verilen azap da yukarıdan gelir.
فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَٓا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟ ٢٣
Feverabbi-ssemâ-i vel-ardi innehu lehakkun miśle mâ ennekum tentikûne
Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ ٢٤
Hel etâke hadîśu dayfi ibrâhîme-lmukramîne
İbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi?
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ ٢٥
İż deḣalû ‘aleyhi fekâlû selâmâens kâle selâmun kavmun munkerûne
Onlar, İbrahim'in yanına girip: "Selam sana" demişlerdi, İbrahim de: "Selam size" demişti; içinden de, onların "tanınmamış bir topluluk" olduğunu geçirmişti.
فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ فَجَٓاءَ بِعِجْلٍ سَم۪ينٍۙ ٢٦
Ferâġa ilâ ehlihi fecâe bi’iclin semînin
Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti.
فَقَرَّبَهُٓ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۘ ٢٧
Fekarrabehu ileyhim kâle elâ te/kulûne
Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti.
فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْۜ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ ٢٨
Fe-evcese minhum ḣîfetâens kâlû lâ teḣafs ve beşşerûhu biġulâmin ‘alîmin
(Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler.
فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ ٢٩
Feakbeleti-mraetuhu fî sarratin fesakket vechehâ ve kâlet ‘acûzun ‘akîmun
Bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: "kısır bir kocakarı!" dedi.
قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۜ اِنَّهُ هُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ ٣٠
Kâlû keżâliki kâle rabbukis innehu huve-lhakîmu-l’alîmu
Melekler: "Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, Hakim olandır, bilendir" dediler.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ ٣١
Kâle femâ ḣatbukum eyyuhâ-lmurselûne
İbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi.
قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ ٣٢
Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîne
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ ط۪ينٍۙ ٣٣
Linursile ‘aleyhim hicâraten min tînin
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِف۪ينَ ٣٤
Musevvemeten ‘inde rabbike lilmusrifîne
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ ف۪يهَا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ٣٥
Feaḣracnâ men kâne fîhâ mine-lmu/minîne
Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık.
فَمَا وَجَدْنَا ف۪يهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَۚ ٣٦
Femâ vecednâ fîhâ ġayra beytin mine-lmuslimîne
Zaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk.
وَتَرَكْنَا ف۪يهَٓا اٰيَةً لِلَّذ۪ينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۜ ٣٧
Ve teraknâ fîhâ âyeten lilleżîne yeḣâfûne-l’ażâbe-l-elîme
Can yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık.
وَف۪ي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ٣٨
Vefî mûsâ iż ersenâhu ilâ fir’avne bisultânin mubînin
Musa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik.
فَتَوَلّٰى بِرُكْنِه۪ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ ٣٩
Fetevellâ biruknihi ve kâle sâhirun ev mecnûnun
Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُل۪يمٌۜ ٤٠
Fe-eḣażnâhu ve cunûdehu fenebeżnâhum fî-lyemmi ve huve mulîmun
Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.
وَف۪ي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرّ۪يحَ الْعَق۪يمَۚ ٤١
Vefî ‘âdin iż erselnâ ‘aleyhimu-rrîha-l’akîme
Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.
مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّم۪يمِۜ ٤٢
Mâ teżeru min şey-in etet ‘aleyhi illâ ce’alet-hu ke-rramîmi
Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.
وَف۪ي ثَمُودَ اِذْ ق۪يلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى ح۪ينٍ ٤٣
Vefî śemûde iż kîle lehum temette’û hattâ hînin
Semud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, "Bir süreye kadar zevklenin" denmişti.
فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ ٤٤
Fe’atev ‘an emri rabbihim fe-eḣażet-humu-ssâ’ikatu vehum yenzurûne
Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِر۪ينَۙ ٤٥
Femâ-stetâ’û min kiyâmin vemâ kânû muntasirîne
Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ۟ ٤٦
Ve kavme nûhin min kablus innehum kânû kavmen fâsikîne
Daha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti.
وَالسَّمَٓاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ ٤٧
Ve-ssemâe beneynâhâ bi-eydin ve-innâ lemûsi’ûne
Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ ٤٨
Vel-arda feraşnâhâ feni’me-lmâhidûne
Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz!
وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ٤٩
Vemin kulli şey-in ḣalaknâ zevceyni le’allekum teżekkerûne
İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır.
فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ ٥٠
Fefirrû ilaAllâhis innî lekum minhu neżîrun mubînun
De ki: "Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ٥١
Velâ tec’alû me’aAllâhi ilâhen âḣaras innî lekum minhu neżîrun mubînun
"Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."
كَذٰلِكَ مَٓا اَتَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ ٥٢
Keżâlike mâ etâ-lleżîne min kablihim min rasûlin illâ kâlû sâhirun ev mecnûnun
Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi.
اَتَوَاصَوْا بِه۪ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ٥٣
Etevâsav bihic bel hum kavmun tâġûne
Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَٓا اَنْتَ بِمَلُومٍۘ ٥٤
Fetevelle ‘anhum femâ ente bimelûmin
Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ ٥٥
Veżekkir fe-inne-żżikrâ tenfe’u-lmu/minîne
Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ٥٦
Vemâ ḣalaktu-lcinne vel-inse illâ liya’budûni
Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.
مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ٥٧
Mâ urîdu minhum min rizkin vemâ urîdu en yut’imûni
Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ ٥٨
İnnaAllâhe huve-rrazzâku żû-lkuvveti-lmetînu
Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır.
فَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ ٥٩
Fe-inne lilleżîne zalemû żenûben miśle żenûbi ashâbihim felâ yesta’cilûne
Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler.
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ ٦٠
Feveylun lilleżîne keferû min yevmihimu-lleżî yû’adûne
Söz verilen günün azabından vay o inkar edenlere!
Zâriyât Sûresi 60 âyettir.
Zâriyât Sûresi Mekke'de indirilmiş Mekkî bir sûredir.
Zâriyât Sûresi, mushaf sıralamasında 51. sûredir; iniş sırasına göre 67. sûredir.
Zâriyât Sûresi 26. cüzde, mushafın 519. sayfasında başlar.
Surah Adh-Dhariyat in English · Zariyat surəsi · Zoriyot surasi