İnne-lleżîne âmenû velleżîne hâdû ve-nnesârâ ve-ssâbi-îne men âmene biAllâhi velyevmi-l-âḣiri ve’amile sâlihan felehum ecruhum ‘inde rabbihim velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûne
Meal
Sözde iman edenlerden, yahudilerden, Hristiyanlardan ve sabiîlerden kim Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işlerse, işte onların Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.
Kur'an Tefsiri
Âyetin nüzûl sebebi olarak rivayet edilen hâdise şöyledir: Ashâb-ı kirâmdan Selmân-ı Fârisî, önce Hristiyan iken Medine’ye geldikten sonra müslüman olmuştur. Bir defasında Peygamberimiz (s.a.s.)’e, kendileriyle arkadaşlık yaptığı Hristiyanların amellerinden, hal ve davranışlarından bahsedince Efendimiz: “Onlar İslâm dini üzere ölmediler” buyurmuştu. Bunu duyan Hz. Selman son derece üzülmüş ve dünyası kararmıştır. Sonra Efendimiz’e tekrar tanıdığı bir kısım Hristiyanların dini gayretlerini ifade etmeye çalışmıştı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Ardından Allah Resûlü (s.a.s.) Selmân’ı çağırıp şöyle buyurdu: “Bu âyet senin arkadaşların hakkında indi. Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce İsa’nın dini ve İslâm üzere ölürse o hayırdadır. Fakat bugün kim beni iştir de bana iman etmezse o da helak olmuştur.” (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, I, 461)
Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli açıklamalarına göre ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz’e kadar bütün insanlar, cennete girebilmek için -haberleri olmak şartıyla- kendi dönemlerinde gönderilen peygambere inanmak ve onun getirdiği ilâhî mesaja kulak vermek mecbûriyetindedirler. Varlığından haberdar olup bile bile inkâr yolunu tercih edenlerin âhirette kurtuluşları mümkün değildir. Hz. Âdem ve zürriyeti yeryüzüne indirildiğinde kendilerine hitâben gelen:
“Hepiniz oradan inin! Benden bir doğru yol rehberi gelir de kim benim o doğru yol rehberime uyarsa, onlara hiçbir korku yoktur, onlar asla üzülmeyeceklerdir. İnkâra saplanıp âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir ve orada ebedî kalacaklardır” (Bakara 2/38-39) buyruğu, bu hakikati dile getirmektedir.
Dolayısıyla ister yahudi, ister Hristiyan, ister sabiî[1] hangi din ve milletten olursa olsun, her bir fert, yaşadığı dönemdeki Peygamber ve kitaba ve onların öğrettiği iman esaslarına -ki bunların başında Allah’a ve âhirete iman gelmektedir- inanmalı ve o imanın gerektirdiği çerçevede sâlih amellerle bir ömür sürmelidir. Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderildikten ve ona Kur’ân-ı Kerîm indirilmeye başlandıktan sonra ise, önceki peygamberler ve ilâhî kitaplarla birlikte bunlara da iman kesinlikle şarttır. Kur’an, kendisinin doğru yol rehberi olduğu ve felâha ereceklerini müjdelediği müttakîleri: “Onlar, hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere iman ederler. Âhiret gününe ise yakînen inanırlar” (Bakara 2/4) şeklinde tavsif etmektedir. Yine Kur’an, uzun bir dinî geleneğin varisleri olan İsrâiloğulları’na seslenirken de kurtuluş için Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’a imanın zaruri olduğunu beyân sadedinde:
“Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana olan sözünüzü tutun ki, ben de size olan sözümü tutayım. Bir de benden, yalnızca benden korkun! Elinizdeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak indirdiğim Kur’an’a inanın. Onu ilk inkâr eden siz olmayın…” (Bakara 2/40-41) buyurur. O halde Peygamber Efendimiz’in bisetinden sonra, neye ne şekilde inanırlarsa inansınlar, onu inkâr edenlerin makbul bir iman sahibi olmaları mümkün değildir. Bu hususta Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Zât’a yemîn ederim ki, ister yahudi ister Hristiyan olsun bu ümmetten her kim beni işitir, sonra da bana gönderilene inanmadan ölürse mutlaka cehennem ehlinden olacaktır.” (Müslim, İman 240)
Yahyâ b. Ca‘de’den rivayete göre ashâb-ı kirâmdan bazı kimseler, yahudilerden duyarak bir kürek kemiğine yazmış oldukları bazı yazıları Peygamberimiz (s.a.s.)’e getirmişlerdi. Allah Resûlü (s.a.s.) onlara baktı, onları yere bıraktı ve:
“Kendi peygamberlerinin getirmiş olduğundan, başkalarına gelmiş olan peygamberlerin getirmiş olduklarına veya kitaplarından başka bir kitaba meylederek onlara rağbet etmeleri bir kavmin sapıklığına ve aptallığına yeter alâmettir” buyurdu. Bunun üzerine “Hem, kendilerine okunan bu Kitâb’ı sana indiriyor olmamız onlara mûcize olarak yeterli değil mi? Hiç şüphesiz bunda iman eden bir toplum için elbette bir rahmet ve öğüt vardır” (Ankebût 29/51) âyet-i kerîmesi nâzil olmuştur. (Dârimî, Mukaddime 42; Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XXI, 6)
Hâsılı Peygamber Efendimiz’in bisetinden kıyamete kadar bütün insanlar, Kur’an’ın tâlim ettiği şekilde diğer iman esaslarıyla birlikte Allah’a ve âhiret gününe gerçek mânada iman eder, sâlih ameller işler ve ölünceye kadar bunda sebât ederlerse uhrevî mükâfata ererler, kendilerine korku ve hüzün dokunmayacak bahtiyarlardan olurlar. Bu âyette, İslâm dininin davet ve hidâyetinin herkese şâmil olduğuna dair açık delil bulunmaktadır.
Nitekim İsrâioğulları’ndan alınan şu söz de bu çerçevede değerlendirilebilir:
[1] “Yahudi” kelimesi, Hz. Ya‘kûb’un on iki oğlundan dördüncüsü olan “Yahuda”dan gelmektedir. İsrâiloğulları zamanla bu isme izafeten “yahudiler” diye zikredilmeye başlamışlardır. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın doğduğu yerin ismi olan “Nâsıra”dan dolayı, ona nispetle “Nasrânî” ve bunun çoğulu olarak “Nasârâ” olarak isimlendirilmişlerdir. “Sâbiî”, “vaftiz olmak, suya dalıp yıkanmak” mânasından geldiği söylenmektedir. Bu kelime, Sâbiîlerin en belirgin özelliği olan akarsuya dalıp çıkmak suretiyle vaftiz olmalarını ifade etmektedir. (bk. Kur’an Yolu, I, 134) Sâbiîlere “ne yahudi ne Hristiyan hiçbir dini olmayan”, “Lâ ilâhe ilallah sözünden başka hiçbir amelleri, kitap ve peygamberleri olmayan”, meleklere tapan” grup şeklinde farklı mânalar da verilmiştir. (bk. Taberî, Câmi‘u’l-beyân, I, 455-456)
Muhtasar Tefsir
Şüphesiz ki bu ümmetten, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-`in gönderilmesinden önce geçmiş ümmetlerden; Yahudi, Hristiyan ve Sabiiler`den (onlar bazı peygamberlere tabi olmuş, Allah`a ve ahiret gününe iman etmiş bir topluluktur) kim iman ederse, mükâfatları Rableri katındadır. Yönelmiş oldukları ahiret hayatında onlar için bir korku yoktur. Dünyada kaçırdıklarından dolayı da üzülmeyeceklerdir.