Velevlâ en tusîbehum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim feyekûlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi’a âyâtike venekûne mine-lmu/minîne
Meal
Kendi elleriyle işledikleri günahlar yüzünden başlarına bir felâket geldiği zaman: “Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de âyetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık!” demesinler diye seni peygamber yaptık.
Kur'an Tefsiri
Aslında peygamberlerin gönderilişi, insanlığa en büyük rahmet tecellisidir. İnsanlar onlara itaat etmek sûretiyle doğru yolu bulacak; dünyada huzur, âhirette de cennete erişeceklerdir. Peygamberlerin gönderilişinin bir hikmeti de o büyük buluşma günü, insanların mazeret beyân etmelerine mâni olmaktır. Çünkü kıyâmet kopacak, mizan kurulup hesaplar görülecek ve sebepsiz yere hakkın davetine icâbet etmeyenler cehenneme atılacaklardır. İşte o anda insan, kendini haklı gösterip kurtaracak bahaneler arayacaktır. Yüce Rabbimiz, peygamberler vasıtasıyla tâlimatlarını göndererek kendi adına insanların mazeretlerine set çekmiştir. Şu âyet-i kerîme bu hakikati daha açık haber verir:
“Müjdeleyici ve korkutucu böyle nice peygamberler gönderdik; tâ ki peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri kalmasın! Allah, kudreti daima üstün gelen, her işi ve hükmü hikmetli ve sağlam olandır.” (Nisâ 4/165)
Böyle yapılmamış olsaydı, yanlış yolda gitmelerinden dolayı gerek dünyada gerekse âhirette musibet ve azaplarla karşılaşan insanlar, o zaman Allah’a karşı, kendilerine doğru yolun gösterilmediği şeklinde bir mazeret ileri sürebilirlerdi. Artık bu mümkün değildir. Ancak ne sırlı bir tecellidir ki, eskiden beri peygamber ve kitap geldiğinde -maalesef- çokları iman etmemiş, ilâhî davete uymamakta direndikleri için helak olup gitmişlerdir. Nitekim Resûlullah (s.a.s.) ve Kur’an geldiğinde Mekke müşriklerinin durumu da aynı olmuştur. Sırf imansızlıklarına bir dayanak bulmak için, yahudilerden edindikleri bilgilere dayanarak Tevrat’ın Hz. Mûsâ’ya toptan indirildiği gibi Kur’an’ın da Efendimiz’e toptan indirilmesi gerektiğini söylemişler; Hz. Mûsâ’ya verilen asâ ve yed-i beyzâ gibi mûcizelerin Peygamberimiz (s.a.s.)’e de verilmesini istemişlerdir. Halbuki niyetleri iman etmek değil, alay edip oynamaktı. Çünkü, ne Tevrat ne de Kur’an, hiçbir ilâhî vahye inanmak gibi bir düşünceleri yoktu. Bu iki kitabı birbirini destekleyen iki sihir; سَاحِرَانِ (sahirâni) kıraatine göre de Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’i aynı fikri savunup birbirine yardımcı olan iki sihirbaz olarak telakki ediyorlardı. Onların önceki ve sonraki tüm vahiyleri inkârları diğer bir âyet-i kerîmede şöyle beyân edilir:
“Kâfirler: «Biz ne bu Kur’an’a inanırız, ne de bundan önceki kitaplara» diyorlar.” (Sebe’ 34/31)
Zaten İslâm akâidine göre bir peygamberi inkâr tüm peygamberleri inkâr, bir tek vahyi inkâr da tüm vahiyleri inkâr anlamına gelmektedir. Hem bu gerçeği bildirmek hem de Allah’ın gönderdiği doğru yol rehberlerine uymanın zaruretini haber vermek için:
Muhtasar Tefsir
Üzerinde bulundukları küfür ve günahlar sebebiyle başlarına ilahi bir ceza gelecek olmasaydı kendilerine bir peygamber gönderilmemesini delil getirerek şöyle diyeceklerdi: “Bize, ayetlerine tabi olup onlarla amel ederek Rablerinin emirlerini yerine getiren Müminlerden olmamız için bir peygamber göndermez misin?" Şayet böyle olmasaydı onları cezalandırmada acele ederdik. Fakat bu azabı erteledik ki, böylece onlara bir peygamber göndererek onları mazur görelim.