Kul yâ ehle-lkitâbi te’âlev ilâ kelimetin sevâ-in beynenâ vebeynekum ellâ na’bude illaAllâhe velâ nuşrike bihi şey-en velâ yettaḣiże ba’dunâ ba’dan arbâben min dûniAllâhic fe-in tevellev fekûlû-şhedû bi-ennâ muslimûne
Meal
Rasûlüm! De ki: “Ey Ehl-i kitap! Sizinle aramızda ortak olan bir söze, şu ortak noktaya gelin: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.” Eğer yüz çevirirlerse: “Şâhit olun ki, biz elbette müslümanlarız” deyin.
Kur'an Tefsiri
İniş sebebiyle ilgili bir kısım hususi olaylar rivayet edilse de bu âyet-i kerîme, yahudi ve Hristiyanlar başta olmak üzere, aslı itibariyle tevhid itikadına dayalı bütün din mensuplarına hitap etmektedir.
Âyette, “Sizinle aramızda ortak olan bir söz” diye meâl verilen كَلِمَةٌ سَوَاۤءٌ (kelimetün sevâün), “söylendiğinde ve gereği yapıldığında kimsenin birbirine insafsız davranmasının veya haksızlık yapmasının mümkün olmadığı bir söz” demektir. Zira “sevâ” lafzı “adâlet ve insaf” mânasındadır. İnsaf, bir şeyin yarısını vermek ve ortalamak demektir. Esas gaye, kişinin insaflı davranmak sûretiyle hem kendine hem de başkasına haksızlığı terk etmesidir. Bu da ancak yarısını vermek, ortalamak, ortayı gözetmek yani dengeyi sağlamakla mümkündür. Adâlet de zaten budur. Herhangi bir tarafa haksızlık yapıldığı takdirde ise denge bozulur.
Bu âdil, insaflı ve dosdoğru söz, kendisine inanan ve gereğini yapan herkesi eşitlik, adâlet ve istikâmete eriştirecek mübârek bir sözdür. Allah Teâlâ’nın, son Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.) diliyle özellikle yahudi ve Hristiyanları davet ettiği bu sözden maksadı şudur:
❂ Sadece Allah’a kulluk etmek ve O’ndan başkasına tapmamak,
❂ O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak,
❂ Allah’ı bırakıp da başkalarını rab edinmemek.
Gerçekten de yahudi ve Hristiyanlar, bozulmamış aslî halleri itibariyle tevhid ve tek Allah’a kulluk anlayışına sahip olmalarına rağmen zamanla ihdâs ettikleri bazı yanlış inanç ve davranışlar sebebiyle “Allah’ın birliği ve O’ndan başka hiçbir varlığın rab sayılamayacağı inancını”, buna bağlı olarak da “yalnız Allah’a kulluk etme” kaidesini yıkmışlardır. Meselâ yahudiler Hz. Üzeyir’i, Hristiyanlar da Hz. İsâ’yı “Allah’ın oğlu” olarak telakki etmişlerdir. (bk. Tevbe 9/30) Yine Hristiyanlar Allah “üçün üçüncüsüdür” demişler (bk. Mâide 5/73); yahudiler ise inandıkları Allah’ı millî bir ilâh hâline getirerek Yüce Allah’ın bütün kâinatın yaratıcısı ve Rabbi olduğu gerçeğini perdelemeye çalışmışlardır.
Diğer taraftan yine Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği bilgilere göre hem yahudiler hem de Hristiyanlar, Allah’ı, O’nun emir ve yasaklarını bir tarafa bırakıp, şahsi kanaatlerine ve daha ziyâde nefsanî çıkarlarına dayalı olarak beyân ettikleri haram ve helâllere itaat etmek sûretiyle din adamlarını rabler edinmişlerdir. Böylece Allah’tan başka ve fakat O’nun benzeri bir otorite tanıyarak yalnız Allah’a ibâdet etme çizgisinin dışına çıkmışlardır. Nitekim Tevbe sûresi 31. âyette geçen “Ehl-i kitap Allah’ı bırakıp hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler” ifadesiyle alakalı olarak Peygamber Efendimiz’le Adiy b. Hatim arasında geçen şu konuşma, “Allah’ın dışında rab edinme” ifadesini kolaylıkla anlamaya yardımcı olmaktadır:
Adiy: “Yâ Resûlallah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!” dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s.): “Peki, onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlar ve siz de onlara itaat etmiyor muydunuz?” diye sordu. Adiy, “Evet” deyince Efendimiz: “İşte burada kastedilen de odur” buyurdu. (Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 179)
İşte Kur’an bu hitabıyla, hangi din ve inanca mensup olursa olsunlar, çeşitli din, inanç ve kitaplarıyla birlikte bütün insanlığı hak bir sözde birleşmeye çağırmaktadır. Bu çağrı, İslâm’ın insanlık âlemine son derece açık, geniş ve dosdoğru bir hidâyet yolu öğretmiş olduğunu ve mesajının herkesi kuşatan evrensel bir mesaj özelliği taşıdığını göstermektedir. İnsanların hidâyete ermelerine, imanlarının kuvvetlenmesine ve dindarlıklarının gelişerek kulluk şuurlarının derinleşmesine vesile olacak en büyük âmil, Kur’an’ın bu evrensel mesajına kulak vererek onu hayata geçirmeye çalışmaktır. Bunun için de, bölücülük ve ayrımcılığı körükleyen, gönülleri birbirinden ayıran, ruhları bölüp parçalayan ayrıntılara değil, ilâhî kelâmın birleştiren, bütünleştiren, kafa ve gönülleri kaynaştıran ulvî davetine bütün kuvvetimizle icâbet etme mecburiyeti vardır. O da ancak tevhidi kavramak, sadece Allah’a kulluk etmek ve kullara kulluğa son vermekle gerçekleşecektir.
Hz. Mevlânâ’nın verdiği şu örnek, aslında ilâhî gerçek karşısında insanlar arasındaki anlaşmazlıkların pek de haklı bir sebebe dayanmadığının ve problemi çözecek yol bulunduğu takdirde insanları aynı gerçek etrafında toplamanın hiç de zor olmayacağının ip uçlarını vermektedir:
“Bir adam dört kişiye bir miktar para verdi. «Bu parayla işinize yarayanı alın!» dedi. Dört kişiden biri: «Bu parayı engür’e verelim» dedi. Öbür arkadaşı Arap idi. «Aksilik etme! Ben engür istemem, ‘ineb isterim» dedi. Onlardan birisi Türk idi. «Ben ‘ineb istemem, üzüm isterim» dedi. Rum olan bir başkası: «Bırakın bu lafları! Bu para ile istafil alalım» dedi.[1]
Derken dört kişi birbirleriyle çekişmeye, döğüşmeye başladılar. Çünkü isimlerin anlamından haberleri yoktu. Onlar ahmaklıklarından, birbirlerine yumruk atıyorlardı. Çünkü bilgiden bomboş, bilgisizlikle dolu idiler. Orada çeşitli dil bilir, sır sahibi üstün bir er bulunsa idi onları uzlaştırır, barıştırırdı. Onlara derdi ki:
«- Ben bu parayla hepinizin istediğini alırım. Hiç bir yanlış düşünceye kapılmadan, hile yoluna sapmadan gönlünüzü bana verirseniz, bu paranız istediğiniz şeylerin hepsini yapar. Bu paranızla dördünüz de muradınıza erersiniz. Dört düşman uzlaşır, birleşir. Sizin her birinizin sözü ayrılık belirtir, savaş doğurur; fakat benim sözüm uzlaştırır, birleştirir.» Yazık ki; Türk, Rum ve Arab’ın kavgasından engür ve ineb şüphesi çözülemedi. Mâna dillerini bilen bir Süleyman gelmedikçe, bu ikilik ortadan kalkmaz.” (Mevlânâ, Mesnevî, 3681-3693. beyitler)
Tıpkı Mevlânâ’nın verdiği bu örnekte olduğu gibi, yahudi ve Hristiyanlar, ebedî saadet rehberi Kur’ân-ı Kerîm’in insanları tevhid inancı etrafında birleştiren ve bütünleştiren sözüne itaat etmek yerine bölmeyi, dağıtmayı ve parçalamayı tercih ettiler. Hatta çeşitli din mensuplarını birleştirme noktasında pek büyük bir âmil olan Hz. İbrâhim’i bile, itibarından istifade etmek üzere, “o yahudi idi” veya “Hristiyandı” demek suretiyle her biri kendilerine bağlamaya çalışmışlardır. Bunlara karşı cevap olarak şöyle buyruluyor:
[1] “Engür” Farsça, “‘ineb” Arapça, “istafil” Rumca üzüm demektir.
Muhtasar Tefsir
Ey Peygamber! Yahudi ve Hristiyanlardan oluşan kitap ehline de ki: Ey Ehlikitap! Hepimizin eşit olacağı tek bir söz üzerinde bir araya gelelim. İbadette Allah`ı birleyip O`nunla birlikte derecesi ve makamı ne kadar yüce olursa olsun bir başkasına ibadet etmeyelim ve birbirimizi kendisine ibadet edilen ve boyun eğilen Allah`tan başka rabler edinmeyelim. Eğer onlar senin onları hak ve adalet ile davet ettiğin bu şeyden uzaklaşırlarsa -ey Müminler!- deyin ki; şahit olun ki biz Allah Teâlâ`ya teslim olduk ve itaatle O`na boyun eğdik.