Fe-iżâ lakîtumu-lleżîne keferû fedarbe-rrikâbi hattâ iżâ eśḣantumûhum feşuddû-lveśâka fe-immâ mennen ba’du ve-immâ fidâen hattâ teda’a-lharbu evzârahâc żâlike velev yeşâuAllâhu lentesara minhum velâkin liyebluve ba’dakum biba’dink velleżîne kutilû fî sebîliAllâhi felen yudille a’mâlehum
Meal
Öyleyse, ey mü’minler, kâfirlerle savaşta karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Onlara karşı kesin bir üstünlük elde edince onları esir alın ve aldığınız esirleri sımsıkı bağlayın. Sonra o esirleri ya lutfedip karşılıksız salar veya fidye alarak serbest bırakırsınız. Savaş sona erip silahlar bırakılıncaya kadar gevşemeden böyle yapın. Allah dileseydi, sizin savaşmanıza gerek kalmadan bizzat kendisi onlardan intikam alırdı. Fakat O sizi birbirinizle denemek için savaşı emretmiştir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını hiçbir zaman boşa çıkarmayacaktır.
Kur'an Tefsiri
Bu âyetler, savaşla alakalı temel kaideleri beyân eden ilk ilâhî tâlimatlardır. Kur’ân-ı Kerîm, haksız yere cana kıymaya son verebilmek için nasıl ki kısası emrediyorsa, aynı şekilde yeryüzünde savaşın sona ermesi; fitnenin ortadan kaldırılıp barış, hak ve din hürriyetinin hâkim kılınabilmesi için de zalim düşmanlarla savaşılmasını ve onların güçlerinin kırılmasını emretmektedir. Dolayısıyla İslâm’a göre savaşın hedefi, Allah’ın dininin hâkimiyetini sağlamak, zulüm ve haksızlıkları ortadan kaldırmak, insanla İslâm arasındaki engelleri bertaraf etmek ve insanların kimsenin baskısına maruz kalmadan hür iradeleriyle dinî tercihlerini yapmalarını sağlamaktır. “Hiçbir fitne kalmayıncaya ve bütün hâkimiyet sadece Allah’ın oluncaya kadar o kâfirlerle savaşın” (Enfâl 8/39) âyetinde bu tâlimat daha açık bir şekilde verilir.
Savaşla alakalı olarak burada temas edilen kaideleri daha kolay anlaşılabilmesi için şöyle hülasa edebiliriz:
Birincisi; savaşta İslâm ordusunun asıl hedefi, düşmanı yıpratarak savaş gücünü kırmak ve savaşa son vermektir. Bu hedeften saparak düşman askerlerini yakalamaya uğraşmamak gerekir. Esir almaya, düşmanın kökü kazınıp savaş alanında mücadele eden hiçbir asker kalmayınca başlanmalıdır.
İkincisi; düşmanın beli iyice kırılıp, bir daha toparlanamayacak şekilde çökertildikten sonra, geri kalan askerler kuvvetlice bağlanıp esir edileceklerdir. Yalnız şartların gereğini de dikkate alarak müslümanlar, savaş esirlerine iyilik yapıp onları serbest bırakma veya fidye alma hususunda serbest bırakılmışlardır. Bundan, savaş esirlerinin öldürülmeyeceği genel hükmü çıkmaktadır. Resûlullah (s.a.s.) ve ashâbının tatbikatından anlaşılmaktadır ki savaş esiri, devletin idaresi ve esareti altında kaldığı müddetçe barınması, beslenmesi, hasta veya yaralı ise tedavi edilmesi devletin sorumluluğundadır. Esirleri aç ve çıplak bırakmak veya onlara işkence yapmak İslâm hukukunun asla müsamaha gösterebileceği bir tutum ve davranış değildir. Aksine, onlara ilgi göstererek iyi muamele yapılmasını teşvik edici emirler vardır. İslâm’da savaş esirlerine iyilik yapmanın bir şekli de esirlerin cizye denilen vergilerle vergilendirilip zimmî vatandaş yapılması ve müslüman vatandaşlar gibi serbestçe, özgürlük içinde yaşamalarının sağlanmasıdır.
Savaş, içtimaî hayatta bir kısım dengelerin yerine oturabilmesi için Allah Teâlâ’nın koyduğu bir kanundur. Eğer isteseydi hiç savaşı emretmez, peygamberinin emrine meleklerden müteşekkil ordular verir veya gökten azap indirerek kâfirlerden intikamını alabilirdi. Fakat sûrenin ilerleyen âyetlerinde de beyân buyurduğu üzere, insanları birbiriyle sınamak istedi. Kendi yolunda cihad edenlerle sabredenleri belirleyip ortaya çıkarmayı murad etti. Böylece mü’minlerin sevaplarını artırmayı ve onları cennetlerde daha yüksek mevkilere yerleştirmeyi takdir buyurdu. Kendi yolunda öldürülenlerin “ölüler” olmadığını haber verdi. Zira onlar berzah âleminde diğer insanlardan farklı bir hayat mertebesinde yaşarlar; yerler, içerler, çeşitli nimetlerle rızıklandırılırlar. (bk. Bakara 2/154; Âl-i İmran 3/169-171) Kabirde sualleri ve mahşerde hesapları kolay olur. Allah Teâlâ onları cennete girecek biçimde tertemiz hale getirip, sonra da kendilerine dünyada Kur’an ve Peygamber vasıtasıyla haber verip tanıttığı cennetlere yerleştirir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Muhammed’in canını kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, cennetlik mü’minlerden her biri, cennetteki yerini, dünyadaki evinden daha iyi bilir.” (Buhârî, Mezâlim 1)
O halde:Muhtasar Tefsir
-Ey Müminler!- Size karşı savaşan kâfirler ile karşılaştığınız zaman kılıçlarınızla onların boyunlarını vurun. Onlardan çoğunu öldürene kadar onlarla savaşmaya devam edin. Böylece onların gücünü iyice kırın. Onlardan pek çok kişiyi öldürdükten sonra onları esir alın. Onları esir aldıktan sonra çıkarınız neyi gerektiriyorsa onlara ona göre davranın. İster onları karşılıksız olarak salıverin, ister bir mal yahut başka bir şey karşılığında fidye ile salıverin. Onlarla savaşmayı ve onları esir almayı kâfirler Müslüman oluncaya yahut sizinle anlaşıncaya kadar devam ettirin. İşte burada zikredilmiş olanlar; Müminlerin kâfirler ile imtihanı, bazı zamanlarda Müslümanların ve bazı zamanlarda da kâfirlerin birbirlerine galip gelmesi Allah`ın hükmüdür. İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, iman edenler kâfirlere karşı savaş yapmadan da galip gelirdi. Fakat O; sizi birbiriniz ile imtihan etmek için cihadı meşru kıldı. Böylece O; Müminlerden kim savaşacak kim de savaşmayacak onu imtihan eder. Aynı şekilde kâfiri, Mümin ile imtihan eder. Eğer Mümin öldürülürse cennete girer. Eğer Mümin kimse kâfiri öldürürse bu durumda kâfir cehenneme girer. Allah yolunda öldürülenlerin amellerini Allah Teâlâ asla boşa çıkarmayacaktır.