Kul lilmuḣallefîne mine-l-a’râbi setud’avne ilâ kavmin ulî be/sin şedîdin tukâtilûnehum ev yuslimûnes fe-in tutî’û yu/tikumuAllâhu ecran hasenâens ve-in tetevellev kemâ tevelleytum min kablu yu’ażżibkum ‘ażâben elîmân
Meal
Seferden geri kalan o bedevilere de ki: “Siz yakında çok kuvvetli ve savaşçı bir millete karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Ya savaşı kazanıncaya veya ölünceye kadar onlarla savaşırsınız yahut onlar kendiliğinden teslim olup boyun eğerler. Eğer emre itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verecektir. Yok, eğer önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, sizi can yakıcı bir azapla cezalandıracaktır.”
Kur'an Tefsiri
Bedevî kavimlerin genel özelliği, daima zor ve tehlikeli durumlardan uzak durmak, olabildiği kadar menfaatlerinin peşine koşturmak idi. Onlar için en mühim şey menfaatleri idi. Bunun için her kılıfa girmeye razı idiler. Yeter ki tehlike olmasın. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, imandaki samimiyetlerini ölçmek için onları, ganimet ihtimali düşük ama öldürülme tehlikesi yüksek olan bir savaşa çağıracağını, burada imtihanı geçerlerse onları affedip mükâfatlandıracağını; yine önceki gibi yüz çevirdikleri takdirde ise onları can yakıcı bir azapla cezalandıracağını haber verir. Yalnız gözleri görmeyen, topal ve hastaların durumu farklıdır. Onlar için savaşa katılma mecburiyeti yoktur. Böyle bir durumda onlara herhangi bir vebal ve sorumluluk terettüp etmez. Aksine bunlar gibi özürlü ve engelli olan kişilere toplumun bakması, kol kanat germesi ve her türlü ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. Dinimiz İslâm onlara lazım gelen önemi vermiş ve bu hususta gerekli düzenlemeleri yapmıştır.
Nitekim Ahmed er-Rufâî Hazretlerinin şu örnek davranışı, dinmizin bu husustaki emirlerinin muşahhas bir uygulamasıdır:
“Bir köyde veya kasabada birinin hasta olduğunu duysa, gider onu ziyâret ederdi. Sonra döner gelirdi. Bu, bazı zamanlar bir iki gün sürerdi. Çoğu zaman yolda durur, âmâları gözetirdi. Onları görünce hemen gider, ellerinden tutar, gidecekleri yere kadar götürürdü. Yolda bir ihtiyar görse, hemen elinden tutar, götürürdü. Yanında bulunanlara Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şu hadîs-i şerîfiyle nasihatte bulunurdu:
«Kim bir ihtiyara hürmet ve yardım ederse, Allah Teâlâ da ona, ihtiyarlığında hürmet ve hizmet edecek bir kimseyi ihsân eder.» (Tirmizî, Birr 75/2022)
Şehir dışına yapmış olduğu seyahatlerden dönüşte, ormana gider, odun keser ve merkebine yükleyerek şehre getirir; bu odunları dullara, kimsesizlere, fakir ve muhtaçlara dağıtırdı.” (Velîler Ansiklopedisi, II, 513)
Âyet-i kerîmede bahsedilen güçlü kavim; Hevâzin ve Sakîf kabileleri, yahut Müseylimetü’l-Kezzâb’ın kavmi olan Hanîf oğulları, yahut Rumlar veya Farslar olduğu hakkında rivayetler vardır. Bir görüşe göre de âyet geneldir; belli bir kavim kastedilmemiştir.
Allah Resûlü (s.a.s.)’e ölümüne bey‘at eden mü’minlere gelince:Muhtasar Tefsir
-Ey Peygamber!- Bedevilerden seninle beraber Mekke`ye sefer etmekten geri kalanları imtihan ederek onlara de ki: "Çok güçlü bir kavme karşı savaşmak için çağrılacaksınız. Ya onlarla Allah yolunda savaşacaksınız ya da onlar savaşmadan İslam`a girip Müslüman olacaklar. Eğer sizi davet ettiği şey olan savaş hususunda Allah`a itaat ederseniz; Allah size güzel bir mükâfat verir ki, o da cennettir. Eğer daha önce Mekke`ye onunla (peygamberle) birlikte sefer etmek hususunda yüz çevirip geri döndüğünüz gibi dönerseniz; o zaman Allah sizi, acı verici bir azapla azaplandırır."