Veenzelnâ ileyke-lkitâbe bilhakki musaddikan limâ beyne yedeyhi mine-lkitâbi ve muheyminen ‘aleyhis fahkum beynehum bimâ enzelaAllâhu velâ tettebi’ ehvâehum ‘ammâ câeke mine-lhakkic likullin ce’alnâ minkum şir’aten ve minhâcâenc velev şâaAllâhu lece’alekum ummeten vâhideten velâkin liyebluvekum fîmâ âtâkumc festebikû-lḣayrâtic ilaAllâhi merci’ukum cemî’an feyunebbi-ukum bimâ kuntum fîhi taḣtelifûne
Meal
Rasûlüm! Sana da Kur’an’ı, kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları koruyup denetleyici olarak her yönden gerçeğe uygun bir tarzda indirdik. O halde daha önce kendilerine kitap verilenler arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet; sana gelen gerçekleri bir tarafa bırakarak onların asılsız isteklerine uyma. Biz her biriniz için, o dönemin peygamberine ait bir şeriat ve bir yol-yöntem belirledik. Eğer Allah dileseydi, sizi, tarih boyu aynı şeriate bağlı bir tek ümmet yapardı. Fakat her birinizi, kendisine verdiği kitap ve şeriat ile imtihan etmek için böyle ümmetlere ayırdı. Öyleyse ey mü’minler, siz de durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Neticede hepinizin dönüşü Allah’adır ve anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O size bildirecektir.
Kur'an Tefsiri
Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ’ya Tevrat’ı, Hz. İsa’ya İncil’i indirdiği gibi, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir. İncil Tevrat’ı doğrulayıcı olarak geldiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm de Tevrat ve İncil başta olmak üzere kendinden önceki bütün ilâhî kitapları hem doğrulayıcı hem de onları koruyup kollayıcı, muhafaza edici, denetleyici olarak gelmiştir. Ayette Kur’an’ın bir vasfı olarak zikredilen اَلْمُهَيْمِنُ (müheymin) sözlükte “koruyan, gözeten, şâhitlik eden, kollayan, barındıran” gibi mânalar içermektedir. Dolayısıyla Müheymin olan Allah Teâlâ’nın bizzat muhafazası altında bulunduğundan bozulma ve tahriften uzak kalacağı garanti olan Kur’an, önceki ilâhî kitapların da amel edilmesi gerekli olan hükümlerini kaybolma ve bozulmadan koruyacak, şâhitliğiyle gerçek olan bilgileri ibkâ, bozuk olanları ise iptal edecek, bu kitabın tasdikinden geçmeyen yahut buna aykırı olan diğer kitaplar ve geçmiş şeriatlerin hükümleriyle amel etmek caiz olmayacaktır. Yani bu kitap, onlar üzerinde, tasdik ve teyidine başvuruda bulunulacak emin bir merci, bir koruyucu, bir murâkıb ve gerçek bir şâhit olacaktır. Artık Tevrat veya İncil’in hükümleriyle amel etmenin mutlak olması da bu kitabın getirdiği ahkamla kayıtlı bulunacaktır. O halde bundan böyle hem Ehl-i kitabın hem de diğer insanların problemlerinin çözümünde artık Allah’ın Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirdiği Kur’an’ın ahkâmiyle hükmetmek, bu hükümleri bir kenara iterek insanların keyfî arzu ve isteklerine uymamak icab etmektedir. Allah’ın muradı böyle tecellî etmiştir, ona teslim olmaktan başka alternatif yoktur.
Âyet-i kerîmede geçen اَلشِّرْعَةُ (şir‘a) kelimesi sözlükte “bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su almak veya içmek maksadıyla girilen yol” mânasına gelir. “Şeriat” de aynı mânadadır. Terim olarak şeriat, “Allah tarafından peygamberi vasıtasıyla bildirilen hükümlerin hepsini kapsayan ilâhî kanun” demektir. Bu kelimenin “sadece ibâdet ve muamelâtla alâkalı hususları düzenleyen kâideler” anlamında kullanıldığı da görülmektedir. اَلْمِنْهَاجُ (minhâc) kelimesi ise sözlükte “açık yol, metot, yöntem” demektir. Bir değerlendirmeye göre minhâc, “Allah’a, peygamberlere ve âhirete iman gibi dinin açık, sabit, sürekli, zamana, mekâna ve ahvale göre değişmeyen esasları” mânasına gelmektedir. Buna göre dinin değişmeyen esaslarına “minhâc”, zamana, mekâna ve ahvale göre değişebilen ayrıntılarına da “şeriat” denilebileceğini söylemek mümkündür.
Allah Teâlâ, gönderdiği her peygambere, kendi döneminde yaşayan insanların ihtiyaçlarını dikkate alarak bir şeriat ve yürüyecekleri apaçık bir yol talim buyurmuştur. Dolayısıyla peygamberlere bildirilen şeriatler arasında, dinin temel düstûrları dışında, özellikle muamelâta ait yönlerde bir kısım farklılıklar olmuştur. Her ümmet, peygamberleri tarafından kendilerine tebliğ edilen şeriate göre sorumlu tutulmuştur. Bu da insanların dünyada tabi tutuldukları imtihanın bir gereğidir. Eğer Allah dileseydi, her bir ümmete farklı bir şeriat ve yol değil, hepsine aynı şeriat ve yolu emredebilirdi.
Buna göre Hz. Mûsâ’dan Hz. İsa’nın gönderilmesine kadar olan ümmetin şeriati Tevrat’ta, Hz. İsa’nın gönderilmesinden Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gönderilmesine kadar olan ümmetin şeriati İncil’de, son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gönderilmesinden itibaren mevcut olan ümmetin şeriati de Kur’ân-ı Kerîm’dedir. En son ve en şümullü kitap olan Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat’ın ve İncil’in kıyâmete kadar geçerli olacak doğrularını muhtevası içine alması yanında değişmesi gereken hükümlerini de uygun olanlarıyla değiştirmiştir. Bu sebeple insanlığın hidâyeti için gönderilmiş olan Kur’an geldikten sonra artık, bütün beşeriyetin olduğu gibi, yahudi ve Hristiyanların da ona iman edip hükümleriyle amel etmeleri gerekmektedir.
O halde:
Muhtasar Tefsir
-Ey Resul!- Biz sana Kur`an`ı Allah`tan olduğuna hiç şek şüphe barındırmayan doğruluk ile indirdik. Kendisinden önce indirilen kitapları doğrulayıcıdır ve güvenilirdir. Önceki kitapların Kur`an`a uyan kısımları hak, muhalefet edenleri de batıldır. İnsanların arasında Allah`ın sana indirdiğiyle hükmet. İçerisinde hiçbir şüphe olmayan sana indirilen hakkı terk edip hevâlarına heveslerine uyma. Kesinlikle biz, her ümmete bir şeriat ve amelî hükümler, hidayet bulacakları apaçık bir yol kıldık. Şayet Allah bütün şeriatları bir yapmak isteseydi tek bir şeriat yapardı. Lakin herkesi imtihan etmek, itaat eden ile isyan edeni ayırt etmek için, her bir ümmete ayrı bir şeriat verdi. Hayır işleri yapmada ve kötülükleri terk etmede acele ediniz. Kıyamet gününde hepinizin dönüşü yalnız Allah`a olacaktır. İhtilafa düştüğünüz hükümleri sizlere bildirecektir. Önceden yapmış olduğunuz amellerinizin karşılığını verecektir.