Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû ‘aduvvî ve ’aduvvekum evliyâe tulkûne ileyhim bilmeveddeti ve kad keferû bimâ câekum mine-lhakki yuḣricûne-rrasûle ve-iyyâkumﻻ en tu/minû biAllâhi rabbikum in kuntum ḣaractum cihâden fî sebîlî vebtiġâe merdâtîc tusirrûne ileyhim bilmeveddeti ve enâ a’lemu bimâ aḣfeytum vemâ a’lentumc vemen yef’alhu minkum fekad dalle sevâe-ssebîli
Meal
Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri yakın dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin! Siz onlara safça sevgi gösterisinde bulunuyorsunuz. Oysa onlar size gelen gerçeği inkâr etmiş ve sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer siz gerçekten benim yolumda cihâd etmek ve rızâmı kazanmak maksadıyla yurdunuzu terk edip çıktıysanız, kâfirlere nasıl sevgi gösterip sır verebilirsiniz? Gerçek şu ki, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben çok iyi bilmekteyim. Bundan böyle içinizden kim onlara sevgi besler ve sır verirse, kesinlikle dümdüz yoldan sapmış olur!
Kur'an Tefsiri
Âyet-i kerîmelerin iniş sebebi olarak şu dikkat çekici hâdise nakledilir:
Resûlullah (s.a.s.), müşriklerin Hudeybiye anlaşmasının maddelerini bozmaları ve diğer tamamlayıcı şartların oluşmaya başlaması üzerine Mekke’yi fethetme hazırlıklarına başlamıştı. Fakat bunu son derece gizli tutuyor, niyetini kimseye açmıyordu. Ashâb-ı kirâmdan birkaç kişi haricinde bunu kimseye hissettirmemişti. Efendimiz (s.a.s.) ile beraber işin farkında olan ashâb-ı kirâm (r.a.), bu gizliliğe riâyet ederken, her nasılsa durumdan haberdar olan Bedir gâzîlerinden Hâtıb b. Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bunu bir kadınla da göndermişti. Allah Teâlâ Peygamberimiz (s.a.s.)’e durumu bildirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdâd (r.a.)’ı çağırdı. Kadının tam bulunduğu yeri haber vererek onu yakalayıp getirmelerini istedi. Kadın, Resûlullah (s.a.s.)’in işaret buyurduğu yerde yakalandı. Üzerindeki mektup alınıp Resûlullah’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:
“Ey Kureyş! Allah’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah üzerinize tek başına da gelse Allah, O’nu size gâlip kılacak, va’dini yerine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 278)
Aslında bu ifadeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp: “Ey Hâtıb! Bunu niçin yaptın?” diye sordu. Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:
“–Yâ Resûlallah! Yanınızda bulunan muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koruyacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnettarlık kazanarak, âilemi, çoluk çocuğumu korumak istedim. Yoksa vAllahi ben onların câsusu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. müslüman olduktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallahi benim Allah ve Rasûlü’ne olan imanım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi. Bunun üzerine merhamet ummânı Efendimiz (s.a.s.):
“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti” buyurdu ve onu affetti.
Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hz. Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir savaşına katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:
“−Ama o Bedir seferine katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri bağışladım!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 161)
Fakat bahsedilen hâdise üzerine inen bu âyet-i kerîmeler, Allah’ın düşmanlarıyla dostluk yapılmamasını ve müslümanların düşmanlarına karşı çok dikkatli davranması gerektiğini haber verdi. Buna göre, İslâm ile küfrün birbiriyle savaş halinde oldukları bir dönemde, bir mü’min, sırf iman ettikleri için mü’minlere karşı savaşan bir kâfirle, sebep ne olursa olsun, İslâm’a zarar verecek bir işe girişemez. Böyle bir davranış imanla çelişir. Dolayısıyla şahsî ihtiyaçlarını karşılamak veya problemlerini çözmek için, niyeti kötü olmasa bile, bir mü’minin böyle davranması doğru değildir. Böyle bir şeye cüret eden kişi, üzerinde yürüdüğü dümdüz yoldan çıkmış olur.
Allah ve Peygamber düşmanlarına karşı sergilenmesi gereken tavrı anlayabilmek için sizden önceki müslümanların hayatından örnek alın:Muhtasar Tefsir
Ey Allah`a iman edip, kendilerine gönderdiği din ile amel edenler! Benim düşmanım ve sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Onlar, Peygamberiniz aracılığı ile dinden size gelen şeyleri inkâr etmişler, Peygamberi yurdundan çıkarmışlardır. Rabbiniz Allah`a iman ettiniz diye Peygamberi de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Aynı şekilde sizleri de yurdunuz Mekke`den çıkarıyorlar. Size karşı ne bir akrabalık ve ne de bir yakınlık gözetiyorlar. Eğer sizler, benim yolumda cihat etmek ve benim rızamı kazanmak için çıkmış iseniz onlara karşı bir dostluk olarak Müslümanların haberlerini gizlice yollamayın. Ben, sizin bu hususta saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim kâfirlerle dostluk yapar ve onlara karşı bir sevgi beslerse; o, doğru yoldan ve haktan sapmış ve doğru olandan uzaklaşmış olur.