Ve-iżâ kunte fîhim feekamte lehumu-ssalâte feltekum tâ-ifetun minhum me’ake velye/ḣużû eslihatehum fe-iżâ secedû felyekûnû min verâ-ikum velte/ti tâ-ifetun uḣrâ lem yusallû felyusallû me’ake velye/ḣużû hiżrahum veeslihatehumk vedde-lleżîne keferû lev taġfulûne ‘an eslihatikum veemti’atikum feyemîlûne ‘aleykum meyleten vâhidetenc velâ cunâha ‘aleykum in kâne bikum eżen min matarin ev kuntum merdâ en tada’û eslihatekums veḣużû hiżrakumk innaAllâhe e’adde lilkâfirîne ‘ażâben muhînân
Meal
Rasûlüm! Savaşta mü’minler arasında bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir grup silahlarını da yanlarına alarak seninle beraber namaza dursunlar. Bu esnâda diğer grup düşmanı gözetlesin. Namaz kılan grup secde yapıp rekâtı tamamlayınca, düşmanı gözetlemek üzere arka tarafa geçsin. Sonra henüz namaz kılmamış olan diğer grup gelsin ve seninle beraber namazlarını kılsınlar. Hem yer değiştirirken hem de namaz esnâsında ihtiyat tedbirlerini alsınlar, silahlarını da yanlarında bulundursunlar. Çünkü kâfirler, silahlarınızı ve teçhîzâtınızı unutup bırakmanızı, böylece âni bir baskınla üzerinize saldırmayı çok arzu ederler. Ancak yağmur-çamurdan dolayı sıkıntıya düşerseniz, yahut hasta iseniz namaz kılarken silahlarınızı yere bırakmanızda size bir vebâl yoktur. Fakat yine de gelebilecek tehlikelere karşı tedbiri elden bırakmayın. Şüphesiz ki Allah, kâfirler için pek alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.
Kur'an Tefsiri
Burada düşman saldırısı gibi ciddî bir tehlike ânında, durumun müsaadesi ve gereğine göre, cemâatin iki gruba ayrılarak, imâmın arkasında farz bir namazı kısaltıp nöbetleşe nasıl kılacaklarının hususi bir şekli tarif edilmektedir: İki rekâtli namazın ilk rekâtini imamla birlikte kılan birinci grup, ikinci secdeden sonra cemâatten ayrılıp vazife başına gider. İkinci grup gelerek imamla birlikte kalan rekâtı tamamlar ve vazifeye döner. İmam kendi başına selam verir. Daha sonra da birinci grup “lâhik” hükmünde olduğu için kıraatsiz, ikinci grup ise “mesbûk” durumunda olduğu için kıraatli olarak yine nöbetleşe namazlarını tamamlar. (bk. Muvatta, Salâtü’l-havf 1-3) Böylece namaz hem cemâatle îfâ edilmiş hem de düşman tarafından gelebilecek tehlikelerin önüne set çekilmiş olur.
Yaratılıştan maksat Allah’a kulluk etmek, en zor şartlarda bile O’nun emirlerini yerine getirmeye gayret göstermektir. Namaz, İslâm’ın esaslarından ve kulluğun en mühim şartlarından biridir. Onun cemaatle kılınması ise, hem âyet-i kerîmeler hem de hadis-i şeriflerde tavsiye edilmektedir. Savaş halinde ve düşman saldırısının muhtemel olduğu anda bile, namazın cemaatle nasıl kılınacağının tarif edilmesi ve bunun emredilmesi, Rabbimizin namaz ibâdetine ve onun cemaatle ifâsına ne seviyede ehemmiyet verdiğinin açık bir delili olarak kabul edilmelidir. Ancak âyet-i kerîmede de tekrar tekrar vurgulandığı gibi, herhangi bir ani baskın ve saldırının vuku bulması ihtimaline binâen silahların ve ihtiyat tedbirlerinin alınması emredilmektedir. Rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) bir gazve esnasında ashâbı ile öğle namazını kılmış, müşrikler de bunu görmüştü. Sonradan “Biz ne fenâ yaptık, niye o sırada saldırıvermedik” dediler ve diğer bir namaz sırasında baskın yapmaya karar verdiler. Yüce Allah da bu âyetle Peygamberine onların sırlarını bildirdi. (bk. Ebû Dâvûd, Salâtü’s-sefer 12/1236)
Diğer taraftan yağmur veya hastalık gibi zor durumlarda silahların yere bırakılmasına müsaade edilirken, yine de ihtiyat tedbirlerinin alınması istenmektedir. Savaşta böyle bir eziyet ve zarar bulunmadıkça namazda bile silahı üzerinde bulundurmak vacip, elden bırakmak ise günahtır. Silahları bırakmak caiz olduğu zaman da her halde ihtiyatlı olmak, tetikte bulunmak, namaz kılarken de düşmana karşı dikkatli, uyanık ve temkinli bulunmak lazımdır. Düşmanın ani saldırısıyla karşı karşıya kalmamak ve gafil avlanmamak için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Çünkü kâfirler, müslümanların apaçık düşmanlarıdır; onları gafil avlayıp ansızın saldırmayı ve onları mağlup edebilmeyi çok isterler.
Âyetin sonunda yer alan, “Şüphesiz ki Allah, kâfirler için pek alçaltıcı bir azap hazırlamıştır” (Nisâ 3/102) beyânıyla, düşmandan sakınmak emredilmekle beraber, bunu gerçekten düşmanın güç ve kuvvetine bağlamanın, bu yolla mü’minleri şüphe ve heyecana düşürmenin doğru olmadığı gösterilmekte, özellikle kalpleri sadece Allah’a bağlamanın ve bununla beraber sebeplere sarılmanın da mühim olduğu hatırlatılmaktadır. Bu şekilde, itikâdî yönden kâfir olanlar cehennem azabıyla korkutuldukları gibi, “sünnetullâh” denilen Allah Teâlâ’nın ictimâî hayatla alakalı kanunlarını görmezlikten gelip ihmal edenler de netice itibariyle mağlubiyet ve perişanlıkla tehdit edilmektedir.
Düşman karşısında ihtiyatlı ve temkinli olmanın, gerekli bütün tedbirleri almanın ehemmiyetini göstermesi açısından bir gaza esnâsında bizzat Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in başından geçen ve bu âyetin inişine de sebep olan şu hâdise ne kadar dikkate şâyandır:
Resûlullah (s.a.s.) Enmâroğulları kabîlesiyle savaşmak üzere gazaya çıktı. Allah Teâlâ o kabîleyi hezîmete uğratmıştı. Resûlullah (s.a.s.) ve müslümanlar savaş yerine geldiklerinde düşmandan kimseyi göremediler ve silahlarını bıraktılar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de silahını bırakarak bir ihtiyâcını görmek için çıkmıştı. Vâdinin öteki tarafına geçtiğinde yağmur serpiştiriyordu. Resûlullah (s.a.s.) ile ashâbı arasına vadi girmişti. Peygamberimiz bir ağaç altına oturmuştu ki Gavres b. el-Hâris adındaki düşman onu gördü. Yanında kılıcı bulunduğu halde dağın tepesinden indi. Arkadaşlarına da “Muhammed’i öldürmezsem Allah canımı alsın” diye söz vermişti. O gelip başının üzerine dikilmeden Resûlullah bunun farkına varamadı. Kılıcını kınından çıkartıp:
“–Ya Muhammed, seni şimdi benden kim kurtaracak?” dedi. Peygamber Efendimiz (a.s.) da:
“–Aziz ve Celîl olan Allah!” dedi. Sonra “Allahım dilediğin yolla beni Gavres b. el-Hâris’den kurtar!” diye dua etti. Gavres kılıcını Resûlullah (s.a.s.)’e vurmaya yeltendi. Fakat âniden iki omuzu arasına bir sancı saplanıp yüzü üstüne yere kapandı, kılıcı da elinden düştü. Resûlullah (s.a.s.) hemen kalkıp kılıcı aldı ve:
“–Ey Gavres, şimdi seni benden kim kurtaracak?” buyurdu. O da:
–Hiç kimse” dedi. Resûlullah (s.a.v.) ona:
“–Allah’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet et, kılıcını sana vereyim” buyurdu. Gavres:
“–Hayır, bunu söyleyemem. Fakat ebedî olarak seninle savaşmayacağıma ve sana karşı kimseye yardım etmeyeceğime söz veririm” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) ona kılıcını verdi. Gavres:
“-Vallahi sen benden çok hayırlısın” deyince Allah Resûlü:
“–Ben hayırlı insan olmaya senden daha layığım” buyurdu. Gavres arkadaşlarının yanına dönüp olanları anlattı. Bâzıları îmana geldi. Yağmur dinip vâdinin seli çekilince Resûlullah (s.a.s.) ashâbının yanına döndü ve hâdiseyi onlara anlattı. (bk. Buhârî, Megâzî 31; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 390; Kurtubî, el-Câmi‘, V, 372-373)
Şimdi de bu şekilde namaz tamamlandıktan sonra ve emniyete kavuştukları zaman müslümanların nasıl davranacakları açıklanmaktadır:
Muhtasar Tefsir
-Ey Peygamber!- orduda askerlerle beraber düşmanla savaş zamanı onlara namaz kıldırmak istersen, orduyu iki cemaate ayır: Onlardan bir cemaat silahlarını namazlarında yanlarında bulundurarak seninle beraber namaza dursun. Diğer cemaat ise sizi korusun. Birinci cemaat imamla beraber ilk rekâtı kılınca namazın geri kalanını kendi başlarına tamamlasınlar. Namazı bitirince arkanızda düşmanın karşısına geçsinler ve bu defa koruyan namaz kılmamış olan cemaat gelsin. Onlarda imamla beraber bir rekât kılsın ve imam selam verdiği zaman namazlarından geri kalanını tamamlasınlar. Düşmanlarına karşı tedbir alarak, silahlarını yanlarında taşısınlar. O kâfirler siz namaz kılarken silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olduğunuz bir an hemen üzerinize tek bir saldırıyla saldırıp sizi gaflet halindeyken yakalamayı temenni ederler. Yağmur sebebiyle bir zorluk olur, hastaysanız veya bunlara benzer durumlarda silahlarınızı taşımayıp onları bir kenara bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de dikkatli olun ve gücünüz yettiğince düşmanlarınızın yapabileceği şeylerden sakının. Şüphesiz Allah kâfirler için küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.