تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ ١
Tebârake-lleżî biyedihi-lmulku ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîrun
Hükümranlık elinde olan Allah yücedir ve O herşeye Kadir'dir.
تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ ١
Tebârake-lleżî biyedihi-lmulku ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîrun
Hükümranlık elinde olan Allah yücedir ve O herşeye Kadir'dir.
اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ ٢
Elleżî ḣaleka-lmevte velhayâte liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelâens ve huve-l’azîzu-lġafûru
Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi (hayatı) yaratan O'dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.
اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى ف۪ي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ ٣
Elleżî ḣaleka seb’a semâvâtin tibâkâns mâ terâ fî ḣalki-rrahmâni min tefâvutins ferci’i-lbasara hel terâ min futûrin
Gökleri yedi kat üzerine yaratan O'dur. Rahman'ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin?
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَس۪يرٌ ٤
Śumme-rci’i-lbasara kerrateyni yenkalib ileyke-lbasaru ḣâsi-en ve huve hasîrun
Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak; ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer.
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّع۪يرِ ٥
Ve lekad zeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bimesâbîha ve ce’alnâhâ rucûmen lişşeyâtînis ve a’tednâ lehum ‘ażâbe-sse’îri
And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onları şeytanlar için taşlamalar yaptık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.
وَلِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ٦
Velilleżîne keferû birabbihim ‘ażâbu cehennemes vebi/se-lmasîru
Rablerini inkar eden kimseler için cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüştür!
اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِيَ تَفُورُۙ ٧
İżâ ulkû fîhâ semi’û lehâ şehîkan ve hiye tefûru
Oraya atıldıkları zaman, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِۜ كُلَّمَٓا اُلْقِيَ ف۪يهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذ۪يرٌ ٨
Tekâdu temeyyezu mine-lġayzis kullemâ ulkiye fîhâ fevcun se-elehum ḣazenetuhâ elem ye/tikum neżîrun
Nerede ise öfkesinden paralanacak! İçine her bir topluluğun atılmasında, bekçileri onlara: "Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?" diye sorarlar.
قَالُوا بَلٰى قَدْ جَٓاءَنَا نَذ۪يرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۚ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ كَب۪يرٍ ٩
Kâlû belâ kad câenâ neżîrun fekeżżebnâ ve kulnâ mâ nezzelaAllâhu min şey-in in entum illâ fî dalâlin kebîrin
Onlar: "Evet; doğrusu bize bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik" derler.
وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا ف۪ٓي اَصْحَابِ السَّع۪يرِ ١٠
Ve kâlû lev kunnâ nesme’u ev na’kilu mâ kunnâ fî ashâbi-sse’îri
"Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık" derler.
فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْۚ فَسُحْقًا لِاَصْحَابِ السَّع۪يرِ ١١
Fa’terafû biżenbihim fesuhkan li-ashâbi-sse’îri
Böylece, günahlarını itiraf ederler. Çılgın alevli cehennemlikler yok olsunlar!
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ ١٢
İnne-lleżîne yaḣşevne rabbehum bilġaybi lehum maġfiratun ve ecrun kebîrun
Doğrusu, görünmediği halde Rablerinden korkanlara, onlara, bağışlanma ve büyük ecir vardır.
وَاَسِرُّوا قَوْلَكُمْ اَوِ اجْهَرُوا بِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ١٣
Ve esirrû kavlekum evi-cherû bihis innehu ‘alîmun biżâti-ssudûri
Sizler, sözlerinizi gizleseniz de açıklasanız da birdir; O, kalblerde olanı bilir.
اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ۟ ١٤
Elâ ya’lemu men ḣalaka ve huve-lletîfu-lḣabîru
Yaratan bilmez olur mu? O, Latif'tir, haberdardır.
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ۜ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ ١٥
Huve-lleżî ce’ale lekumu-l-arda żelûlen femşû fî menâkibihâ ve kulû min rizkihis ve-ileyhi-nnuşûru
Yeryüzünü, size boyun eğdiren O'dur; öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği rızıktan yiyin; sonunda dönüş O'nadır.
ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ فَاِذَا هِيَ تَمُورُۙ ١٦
E-emintum men fî-ssemâ-i en yaḣsife bikumu-l-arda fe-iżâ hiye temûru
Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman, yer, sarsıldıkça sarsılır.
اَمْ اَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًاۜ فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذ۪يرِ ١٧
Em emintum men fî-ssemâ-i en yursile ‘aleykum hâsibâens feseta’lemûne keyfe neżîri
Gökte olanın başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.
وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ ١٨
Ve lekad keżżebe-lleżîne min kablihim fekeyfe kâne nekîri
And olsun ki, bunlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Beni inkar etmek nasılmış?
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ ١٩
Eve lem yerav ilâ-ttayri fevkahum sâffâtin ve yakbidnec mâ yumsikuhunne illâ-rrahmânuc innehu bikulli şey-in basîrun
Üzerlerinde kanat çırpan dizi dizi kuşları görmezler mi? Onları havada Rahman olan Allah'tan başkası tutmuyor; doğrusu, O, herşeyi görendir.
اَمَّنْ هٰذَا الَّذ۪ي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِۜ اِنِ الْكَافِرُونَ اِلَّا ف۪ي غُرُورٍۚ ٢٠
Emmen hâżâ-lleżî huve cundun lekum yensurukum min dûni-rrahmânic ini-lkâfirûne illâ fî ġurûrin
Yahut, Rahman olan Allah'ın dışında size yardımda bulunabilecek taraftarlarınız kimdir? İnkarcılar sadece aldanmaktadırlar.
اَمَّنْ هٰذَا الَّذ۪ي يَرْزُقُكُمْ اِنْ اَمْسَكَ رِزْقَهُۚ بَلْ لَجُّوا ف۪ي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ ٢١
Emmen hâżâ-lleżî yerzukukum in emseke rizkahuc bel leccû fî ‘utuvvin ve nufûrin
Allah size verdiği rızkı kesiverirse, size rızık verecek başka kim vardır? Hayır; onlar, azgınlık ve nefrette direnmektedirler.
اَفَمَنْ يَمْش۪ي مُكِبًّا عَلٰى وَجْهِه۪ٓ اَهْدٰٓى اَمَّنْ يَمْش۪ي سَوِيًّا عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٢٢
Efemen yemşî mukibben ‘alâ vechihi ehdâ emmen yemşî seviyyen ‘alâ sirâtin mustekîmin
Yüzükoyun sürünen mi, yoksa doğru yolda düpedüz yürüyen mi daha doğru yoldadır?
قُلْ هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ ٢٣
Kul huve-lleżî enşe-ekum ve ce’ale lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-ef-idetes kalîlen mâ teşkurûne
De ki: "Sizi yaratan sizin için kulaklar, gözler ve kalbler var eden O'dur. Ne az şükrediyorsunuz!"
قُلْ هُوَ الَّذ۪ي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ٢٤
Kul huve-lleżî żeraekum fî-l-ardi ve-ileyhi tuhşerûne
Sizi yerde yaratıp yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٢٥
Ve yekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîne
"Doğru sözlü iseniz bildirin bu azap sözü ne zamandır?" derler.
قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۖ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ٢٦
Kul innemâ-l’ilmu ‘indaAllâhi ve-innemâ enâ neżîrun mubînun
De ki: "Onu bilmek ancak Allah'a mahsustur. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."
فَلَمَّا رَاَوْهُ زُلْفَةً س۪ٓيـَٔتْ وُجُوهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَق۪يلَ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَدَّعُونَ ٢٧
Felemmâ raevhu zulfeten sî-et vucûhu-lleżîne keferû ve kîle hâżâ-lleżî kuntum bihi tedde’ûne
Azabı yaklaşırken gördükleri zaman, inkar edenlerin yüzleri çirkinleşip kararır; onlara: "Sizin arayıp durduğunuz işte budur" denir.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَهْلَكَنِيَ اللّٰهُ وَمَنْ مَعِيَ اَوْ رَحِمَنَاۙ فَمَنْ يُج۪يرُ الْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ ٢٨
Kul eraeytum in ehlekeniyaAllâhu vemen me’iye ev rahimenâ femen yucîru-lkâfirîne min ‘ażâbin elîmin
De ki: "Allah, beni ve benimle beraber bulunanları isterse yok eder veya isterse merhamet eder; söyleyin, bu takdirde inkarcıları, can yakıcı azabdan kim alıkoyabilir?"
قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِه۪ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَاۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ٢٩
Kul huve-rrahmânu âmennâ bihi ve ’aleyhi tevekkelnâs feseta’lemûne men huve fî dalâlin mubînin
De ki: "Bizim inandığımız ve kendisine güvendiğimiz, Rahman olan Allah'tır. Kimin apaçık bir sapıklıkta olduğunu yakında bileceksiniz."
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَصْبَحَ مَٓاؤُ۬كُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْت۪يكُمْ بِمَٓاءٍ مَع۪ينٍ ٣٠
Kul eraeytum in asbeha mâukum ġavran femen ye/tîkum bimâ-in ma’înin
De ki: "Suyunuz yere batarsa, söyleyin, size kim temiz bir su kaynağı getirebilir?"
نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَۙ ١
Nûnc velkalemi vemâ yesturûne
Nun; kalem ve onunla yazılanlara and olsun ki, sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli (cinlenmiş) değilsin.
مَٓا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍۚ ٢
Mâ ente bini’meti rabbike bimecnûnin
Nun; kalem ve onunla yazılanlara and olsun ki, sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli (cinlenmiş) değilsin.
وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍۚ ٣
Ve-inne leke le-ecran ġayra memnûnin
Doğrusu sana kesintisiz bir ecir vardır.
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ ٤
Ve-inneke le’alâ ḣulukin ‘azîmin
Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir.
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَۙ ٥
Fesetubsiru ve yubsirûne
Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ ٦
Bi-eyyikumu-lmeftûnu
Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ ٧
İnne rabbeke huve a’lemu bimen dalle ‘an sebîlihi ve huve a’lemu bilmuhtedîne
Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir; O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.
فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّب۪ينَ ٨
Felâ tuti’i-lmukeżżibîne
Bundan böyle, yalanlayanlara itaat etme;
وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ٩
Veddû lev tudhinu feyudhinûne
(Onlar sana indirilen ayetlerden beğenmediklerini bırakman suretiyle senin) kendilerine yumuşak davranmanı isterler; böyle yapsan, onlar da seni över, yumuşak davranırlar.
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَه۪ينٍۙ ١٠
Velâ tuti’ kulle hallâfin mehînin
Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.
هَمَّازٍ مَشَّٓاءٍ بِنَم۪يمٍۙ ١١
Hemmâzin meşşâ-in binemîmin
Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.
مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَث۪يمٍۙ ١٢
Mennâ’in lilḣayri mu’tedin eśîmin
Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.
عُتُلٍّ بَعْدَ ذٰلِكَ زَن۪يمٍۙ ١٣
‘Utullin ba’de żâlike zenîmin
Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.
اَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَن۪ينَۜ ١٤
En kâne żâ mâlin ve benîne
Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.
اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ ١٥
İżâ tutlâ ‘aleyhi âyâtunâ kâle esâtîru-l-evvelîne
Ayetlerimiz ona okunduğu zaman: "Öncekilerin masalları" der.
سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ ١٦
Senesimuhu ‘alâ-lḣurtûmi
Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz.
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَٓا اَصْحَابَ الْجَنَّةِۚ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَۙ ١٧
İnnâ belevnâhum kemâ belevnâ ashâbe-lcenneti iż aksemû leyasrimunnehâ musbihîne
Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gibi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi devşireceklerine bir istisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi.
وَلَا يَسْتَثْنُونَ ١٨
Velâ yesteśnûne
Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gibi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi devşireceklerine bir istisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi.
فَطَافَ عَلَيْهَا طَٓائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَٓائِمُونَ ١٩
Fetâfe ‘aleyhâ tâ-ifun min rabbike vehum nâ-imûne
Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.
فَاَصْبَحَتْ كَالصَّر۪يمِ ٢٠
Feasbehat ke-ssarîmi
Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.
فَتَنَادَوْا مُصْبِح۪ينَۙ ٢١
Fetenâdev musbihîne
Sabah erken: "Ürünlerinizi devşirecekseniz erken çıkın" diye birbirlerine seslendiler.
اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِم۪ينَ ٢٢
Eni-ġdû ‘alâ harśikum in kuntum sârimîne
Sabah erken: "Ürünlerinizi devşirecekseniz erken çıkın" diye birbirlerine seslendiler.
فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَۙ ٢٣
Fentalekû vehum yeteḣâfetûne
"Bugün orada, hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın" diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.
اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْك۪ينٌ ٢٤
En lâ yedḣulennehâ-lyevme ‘aleykum miskînun
"Bugün orada, hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın" diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.
وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِر۪ينَ ٢٥
Ve ġadev ‘alâ hardin kâdirîne
Yoksullara yardım etmeye güçleri yeterken böyle konuşarak erkenden gittiler.
فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُٓوا اِنَّا لَضَٓالُّونَۙ ٢٦
Felemmâ raevhâ kâlû innâ ledâllûne
Bahçeyi gördüklerinde: "Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız; belki de biz yoksun bırakıldık" dediler.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ٢٧
Bel nahnu mahrûmûne
Bahçeyi gördüklerinde: "Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız; belki de biz yoksun bırakıldık" dediler.
قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ ٢٨
Kâle evsetuhum elem ekul lekum levlâ tusebbihûne
Ortancaları: "Ben size Allah'ı anmanız gerekmez mi, dememiş miydim?" dedi.
قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ٢٩
Kâlû subhâne rabbinâ innâ kunnâ zâlimîne
"Rabbimizi tenzih ederiz; doğrusu biz yazık etmiştik" dediler.
فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ ٣٠
Feakbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetelâvemûne
Birbirlerini yermeye başladılar.
قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا طَاغ۪ينَ ٣١
Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ tâġîne
Sonra şöyle dediler: "Yazıklar olsun bize; doğrusu azgınlık edenlerdendik."
عَسٰى رَبُّنَٓا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَٓا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ ٣٢
‘Asâ rabbunâ en yubdilenâ ḣayran minhâ innâ ilâ rabbinâ râġibûne
"Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz."
كَذٰلِكَ الْعَذَابُۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ ٣٣
Keżâlike-l’ażâbus vele’ażâbu al-âḣiratic ekberu lev kânû ya’lemûne
İşte azap böyledir; ama ahiret azabı daha büyüktür; keşke bilseler!
اِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ٣٤
İnne lilmuttekîne ‘inde rabbihim cennâti-nna’îmi
Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rableri katında nimet cennetleri vardır.
اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِم۪ينَ كَالْمُجْرِم۪ينَۜ ٣٥
Efenec’alu-lmuslimîne kelmucrimîne
Kendilerini Allah'a vermiş olanları hiç suçlular gibi tutar mıyız?
مَا لَكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَۚ ٣٦
Mâ lekum keyfe tahkumûne
Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz?
اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ ف۪يهِ تَدْرُسُونَۙ ٣٧
Em lekum kitâbun fîhi tedrusûne
Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var?
اِنَّ لَكُمْ ف۪يهِ لَمَا تَخَيَّرُونَۚ ٣٨
İnne lekum fîhi lemâ teḣayyerûne
Seçtikleriniz herhalde orada olacaktır.
اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ اِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَۚ ٣٩
Em lekum eymânun ‘aleynâ bâliġatun ilâ yevmi-lkiyâmetiﻻ inne lekum lemâ tahkumûne
Yoksa aleyhimizde, kıyamet gününe kadar süregidecek ahidleriniz mi var ki, kendinize hükmettikleriniz sizin olacaktır?
سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَع۪يمٌۚۛ ٤٠
Selhum eyyuhum biżâlike ze’îmun
Sor onlara: "Bunu kim üzerine alır?"
اَمْ لَهُمْ شُرَكَٓاءُۚۛ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَ ٤١
Em lehum şurakâu felye/tû bişurakâ-ihim in kânû sâdikîne
Yoksa onların ortakları mı vardır? Doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler.
يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَۙ ٤٢
Yevme yukşefu ‘an sâkin ve yud’avne ilâ-ssucûdi felâ yestatî’ûne
O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; gözleri dönmüş olarak yüzlerini zillet bürür; secdeye çağırılırlar ama buna güçleri yetmez. Oysa, kendileri sapasağlam oldukları zaman secdeye çağırılmışlardı.
خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ ٤٣
Ḣâşi’aten ebsâruhum terhekuhum żilletuns ve kad kânû yud’avne ilâ-ssucûdi vehum sâlimûne
O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; gözleri dönmüş olarak yüzlerini zillet bürür; secdeye çağırılırlar ama buna güçleri yetmez. Oysa, kendileri sapasağlam oldukları zaman secdeye çağırılmışlardı.
فَذَرْن۪ي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهٰذَا الْحَد۪يثِۜ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۙ ٤٤
Feżernî vemen yukeżżibu bihâżâ-lhadîśis senestedricuhum min hayśu lâ ya’lemûne
Kuran'ı yalanlayanları Bana bırak; Biz onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.
وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ ٤٥
Ve umlî lehumc inne keydî metînun
Onlara mehil veriyorum; doğrusu Benim tuzağım sağlamdır.
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَۚ ٤٦
Em tes-eluhum ecran fehum min maġramin muśkalûne
Yoksa, sen onlardan ücret istiyorsun da, ağır bir borç altında mı kalıyorlar? Elbette hayır.
اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ٤٧
Em ‘indehumu-lġaybu fehum yektubûne
Yoksa, gaybın bilgisi kendilerinin katında da onlar mı yazıyorlar?
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِۢ اِذْ نَادٰى وَهُوَ مَكْظُومٌۜ ٤٨
Fasbir lihukmi rabbike velâ tekun kesâhibi-lhûti iż nâdâ ve huve mekzûmun
Sen Rabbinin hükmüne kadar sabret; balık sahibi (Yunus) gibi olma, o, pek üzgün olarak Rabbine seslenmişti.
لَوْلَٓا اَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّه۪ لَنُبِذَ بِالْعَرَٓاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ ٤٩
Levlâ en tedârakehu ni’metun min rabbihi lenubiże bil’arâ-i ve huve meżmûmun
Rabbinin katından ona bir nimet ulaşmasaydı, kınanmış olarak sahile atılacaktı.
فَاجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ٥٠
Fectebâhu rabbuhu fece’alehu mine-ssâlihîne
Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu inkar edenler, Kuran'ı dinlediklerinde nerdeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı.
وَاِنْ يَكَادُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌۢ ٥١
Ve-in yekâdu-lleżîne keferû leyuzlikûneke bi-ebsârihim lemmâ semi’û-żżikra ve yekûlûne innehu lemecnûnun
Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu inkar edenler, Kuran'ı dinlediklerinde nerdeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı.
وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ ٥٢
Vemâ huve illâ żikrun lil’âlemîne
Oysa Kuran, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir.
اَلْحَٓاقَّةُۙ ١
Elhâkkatu
Gerçekleşecek olan!
مَا الْحَٓاقَّةُۚ ٢
Mâ-lhâkkatu
Nedir o gerçekleşecek olan gün?
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْحَٓاقَّةُۜ ٣
Vemâ edrâke mâ-lhâkkatu
Gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana ne bildirir?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ ٤
Keżżebet śemûdu ve ’âdun bilkâri’ati
Semud ve Ad milletleri tepelerine inecek bu gerçeği yalanladılar.
فَاَمَّا ثَمُودُ فَاُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ ٥
Fe-emmâ śemûdu feuhlikû bi-ttâġiyeti
Bu yüzden Semud milleti zorlu bir sarsıntı ile yok edildi.
وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِر۪يحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍۙ ٦
Ve emmâ ‘âdun feuhlikû birîhin sarsarin ‘âtiyetin
Ad milleti de bu yüzden önünde durulmaz, dondurucu bir rüzgarla yok edildi.
سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍۙ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ ف۪يهَا صَرْعٰىۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍۚ ٧
Seḣḣarahâ ‘aleyhim seb’a leyâlin ve śemâniyete eyyâmin husûmen feterâ-lkavme fîhâ sar’â ke-ennehum a’câzu naḣlin ḣâviyetun
Allah onların kökünü kesmek üzere, üzerlerine o rüzgarı yedi gece sekiz gün, estirdi. Halkın, kökünden çıkarılmış hurma kütükleri gibi yere yıkıldıklarını görürsün.
فَهَلْ تَرٰى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ ٨
Fehel terâ lehum min bâkiyetin
Onlardan arda kalmış bir şey görür müsün?
وَجَٓاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِۚ ٩
Ve câe fir’avnu vemen kablehu velmu/tefikâtu bilḣâti-eti
Firavun, ondan öncekiler ve alt üst olmuş kasabalarda oturanlar da suç işlemişlerdi.
فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً ١٠
Fe’asav rasûle rabbihim fe-eḣażehum aḣżeten râbiyeten
Rabbinin peygamberine baş kaldırmışlardı. Bunun üzerine Rableri onları şiddeti arttıkça artan bir şekilde yakaladı.
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَٓاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِۙ ١١
İnnâ lemmâ taġâ-lmâu hamelnâkum fî-lcâriyeti
Su taştığı vakit, size bir ibret olmak üzere, anlayışlı kulaklar anlasın diye süzülen gemide, sizi Biz taşımışızdır.
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ ١٢
Linec’alehâ lekum teżkiraten vete’iyehâ użunun vâ’iyetun
Su taştığı vakit, size bir ibret olmak üzere, anlayışlı kulaklar anlasın diye süzülen gemide, sizi Biz taşımışızdır.
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌۙ ١٣
Fe-iżâ nufiḣa fî-ssûri nefḣatun vâhidetun
Sura bir üfürüş üfürüldüğü, yer ve dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar.
وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً ١٤
Ve humileti-l-ardu velcibâlu fedukketâ dekketen vâhideten
Sura bir üfürüş üfürüldüğü, yer ve dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar.
فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ١٥
Feyevme-iżin veka’ati-lvâki’atu
Sura bir üfürüş üfürüldüğü, yer ve dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar.
وَانْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌۙ ١٦
Venşakkati-ssemâu fehiye yevme-iżin vâhiyetun
Gök yarılır; o gün düzeni bozulur.
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَاۜ وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌۜ ١٧
Velmeleku ‘alâ ercâ-ihâc ve yahmilu ‘arşe rabbike fevkahum yevme-iżin śemâniyetun
Melekler onun çevresindedirler; o gün Rabbinin arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir.
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ ١٨
Yevme-iżin tu’radûne lâ taḣfâ minkum ḣâfiyetun
O gün siz huzura alınırsınız, hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَٓاؤُ۬مُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْۚ ١٩
Fe-emmâ men ûtiye kitâbehu biyemînihi feyekûlu hâumu-kraû kitâbiyeh
Kitabı sağından verilen; "Alın, kitabımı okuyun, doğrusu bir hesaplaşma ile karşılaşacağımı umuyordum" der.
اِنّ۪ي ظَنَنْتُ اَنّ۪ي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ ٢٠
İnnî zanentu ennî mulâkin hisâbiyeh
Kitabı sağından verilen; "Alın, kitabımı okuyun, doğrusu bir hesaplaşma ile karşılaşacağımı umuyordum" der.
فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍۙ ٢١
Fehuve fî ‘îşetin râdiyetin
Artık o, meyveleri sarkmış, yüksek bir bahçede, hoş bir yaşayış içindedir.
ف۪ي جَنَّةٍ عَالِيَةٍۙ ٢٢
Fî cennetin ‘âliyetin
Artık o, meyveleri sarkmış, yüksek bir bahçede, hoş bir yaşayış içindedir.
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ ٢٣
Kutûfuhâ dâniyetun
Artık o, meyveleri sarkmış, yüksek bir bahçede, hoş bir yaşayış içindedir.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـًٔا بِمَٓا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ ٢٤
Kulû veşrabû henî-en bimâ esleftum fî-l-eyyâmi-lḣâliyeti
Onlara şöyle denir: "Geçmiş günlerde, peşinen işlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz içiniz."
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِه۪ فَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْۚ ٢٥
Ve emmâ men ûtiye kitâbehu bişimâlihi feyekûlu yâ leytenî lem ûte kitâbiyeh
Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: "Kitabım keşke bana verilmeseydi; keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş olsaydı; malım bana fayda vermedi; gücüm de kalmadı" der.
وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْۚ ٢٦
Velem edri mâ hisâbiyeh
Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: "Kitabım keşke bana verilmeseydi; keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş olsaydı; malım bana fayda vermedi; gücüm de kalmadı" der.
يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَۚ ٢٧
Yâ leytehâ kâneti-lkâdiyetu
Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: "Kitabım keşke bana verilmeseydi; keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş olsaydı; malım bana fayda vermedi; gücüm de kalmadı" der.
مَٓا اَغْنٰى عَنّ۪ي مَالِيَهْۚ ٢٨
Mâ aġnâ ‘annî mâliyeh
Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: "Kitabım keşke bana verilmeseydi; keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş olsaydı; malım bana fayda vermedi; gücüm de kalmadı" der.
هَلَكَ عَنّ۪ي سُلْطَانِيَهْۚ ٢٩
Heleke ‘annî sultâniyeh
Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: "Kitabım keşke bana verilmeseydi; keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş olsaydı; malım bana fayda vermedi; gücüm de kalmadı" der.
خُذُوهُ فَغُلُّوهُۙ ٣٠
Ḣużûhu feġullûhu
İlgililere şöyle buyurulur: "O'nu alın, bağlayın."
ثُمَّ الْجَح۪يمَ صَلُّوهُۙ ٣١
Śumme-lcahîme sallûhu
"Sonra cehenneme yaslayın"
ثُمَّ ف۪ي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُۜ ٣٢
Śumme fî silsiletin żer’uhâ seb’ûne żirâ’an feslukûhu
"Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun";
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِۙ ٣٣
İnnehu kâne lâ yu/minu biAllâhi-l’azîmi
"Çünkü, o, yüce Allah'a inanmazdı."
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۜ ٣٤
Velâ yehuddu ‘alâ ta’âmi-lmiskîni
"Yoksulun yiyeceği ile ilgilenmezdi."
فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَم۪يمٌۙ ٣٥
Feleyse lehu-lyevme hâhunâ hamîmun
"Bu sebeple burada bugün onun bir acıyanı yoktur."
وَلَا طَعَامٌ اِلَّا مِنْ غِسْل۪ينٍۙ ٣٦
Velâ ta’âmun illâ min ġislînin
"Günahkarların yiyeceği olan kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur."
لَا يَأْكُلُهُٓ اِلَّا الْخَاطِؤُ۫نَ۟ ٣٧
Lâ ye/kuluhu illâ-lḣâti-ûne
"Günahkarların yiyeceği olan kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur."
فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَۙ ٣٨
Felâ uksimu bimâ tubsirûne
Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, Kuran şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.
وَمَا لَا تُبْصِرُونَۙ ٣٩
Vemâ lâ tubsirûne
Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, Kuran şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۚ ٤٠
İnnehu lekavlu rasûlin kerîmin
Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, Kuran şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍۜ قَل۪يلًا مَا تُؤْمِنُونَۙ ٤١
Vemâ huve bikavli şâ’irinc kalîlen mâ tu/minûne
O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz!
وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍۜ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَۜ ٤٢
Velâ bikavli kâhininc kalîlen mâ teżekkerûne
Kahin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz!
تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ٤٣
Tenzîlun min rabbi-l’âlemîne
Kuran, Alemlerin Rabbinden indirilmedir.
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاو۪يلِۙ ٤٤
Velev tekavvele ‘aleynâ ba’da-l-ekâvîli
Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.
لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَم۪ينِۙ ٤٥
Le-eḣażnâ minhu bilyemîni
Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.
ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَت۪ينَۘ ٤٦
Śumme lekata’nâ minhu-lvetîne
Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.
فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِز۪ينَ ٤٧
Femâ minkum min ehadin ‘anhu hâcizîne
Hiçbiriniz de onu koruyamazdınız.
وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ ٤٨
Ve-innehu leteżkiratun lilmuttekîne
Doğrusu Kuran Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.
وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّب۪ينَ ٤٩
Ve-innâ lena’lemu enne minkum mukeżżibîne
İçinizde yalanlayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz.
وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِر۪ينَ ٥٠
Ve-innehu lehasratun ‘alâ-lkâfirîne
Doğrusu Kuran, inkarcılar için bir üzüntüdür.
وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَق۪ينِ ٥١
Ve-innehu lehakku-lyakîni
O, şüphesiz kesin gerçektir.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ ٥٢
Fesebbih bismi rabbike-l’azîmi
Öyleyse çok büyük olan Rabbinin adını tesbih et.
سَاَلَ سَٓائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍۙ ١
Se-ele sâ-ilun bi’ażâbin vâki’in
Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak azabı soruyor.
لِلْكَافِر۪ينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌۙ ٢
Lilkâfirîne leyse lehu dâfi’un
Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak azabı soruyor.
مِنَ اللّٰهِ ذِي الْمَعَارِجِۜ ٣
MinaAllâhi żî-lme’ârici
Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak azabı soruyor.
تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍۚ ٤
Ta’rucu-lmelâ-iketu ve-rrûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhu ḣamsîne elfe senetin
Melekler ve Cebrail o derecelere, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.
فَاصْبِرْ صَبْرًا جَم۪يلًا ٥
Fasbir sabran cemîlân
Güzel güzel sabret;
اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَع۪يدًاۙ ٦
İnnehum yeravnehu be’îdân
Doğrusu inkarcılar azabı uzak görüyorlar.
وَنَرٰيهُ قَر۪يبًاۜ ٧
Ve nerâhu karîbân
Ama biz onu yakın görmekteyiz.
يَوْمَ تَكُونُ السَّمَٓاءُ كَالْمُهْلِۙ ٨
Yevme tekûnu-ssemâu kelmuhli
Gök, o gün, erimiş maden gibi olur.
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِۙ ٩
Ve tekûnu-lcibâlu kel’ihni
Dağlar da atılmış pamuğa döner.
وَلَا يَسْـَٔلُ حَم۪يمٌ حَم۪يمًاۚ ١٠
Velâ yes-elu hamîmun hamîmân
Hiç bir dost diğer bir dostunu sormaz.
يُبَصَّرُونَهُمْۜ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَد۪ي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَن۪يهِۙ ١١
Yubassarûnehumc yeveddu-lmucrimu lev yeftedî min ‘ażâbi yevmi-iżin bibenîhi
Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
وَصَاحِبَتِه۪ وَاَخ۪يهِۙ ١٢
Ve sâhibetihi ve eḣîhi
Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
وَفَص۪يلَتِهِ الَّت۪ي تُـْٔو۪يهِۙ ١٣
Ve fasîletihi-lletî tu/vîhi
Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًاۙ ثُمَّ يُنْج۪يهِۙ ١٤
Vemen fî-l-ardi cemî’an śümme yuncîhi
Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
كَلَّاۜ اِنَّهَا لَظٰىۙ ١٥
Kellâs innehâ lezâ
Hayır, olmaz... Orada sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.
نَزَّاعَةً لِلشَّوٰىۚ ١٦
Nezzâ’aten lişşevâ
Hayır, olmaz... Orada sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.
تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰىۙ ١٧
Ted’û men edbera ve tevellâ
Hayır, olmaz... Orada sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.
وَجَمَعَ فَاَوْعٰى ١٨
Ve ceme’a fe-ev’â
Hayır, olmaz... Orada sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.
اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًاۙ ١٩
İnne-l-insâne ḣulika helû’ân
İnsan gerçekten pek huysuz yaratılmıştır:
اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًاۙ ٢٠
İżâ messehu-şşerru cezû’ân
Başına bir fenalık gelince feryat eder,
وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًاۙ ٢١
Ve-iżâ messehu-lḣayru menû’ân
Bir iyiliğe uğrarsa onu herkesten meneder;
اِلَّا الْمُصَلّ۪ينَۙ ٢٢
İllâ-lmusallîne
Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَٓائِمُونَۖ ٢٣
Elleżîne hum ‘alâ salâtihim dâ-imûne
Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
وَالَّذ۪ينَ ف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌۙ ٢٤
Velleżîne fî emvâlihim hakkun ma’lûmun
Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِۖ ٢٥
Lissâ-ili velmahrûmi
Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
وَالَّذ۪ينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۖ ٢٦
Velleżîne yusaddikûne biyevmi-ddîni
Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
وَالَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۚ ٢٧
Velleżîne hum min ‘ażâbi rabbihim muşfikûne
Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍۚ ٢٨
İnne ‘ażâbe rabbihim ġayru me/mûnin
Doğrusu Rablerinin azabından kimse güvende değildir.
وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ ٢٩
Velleżîne hum lifurûcihim hâfizûne
Eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar yerilmezler.
اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُوم۪ينَۚ ٣٠
İllâ ‘alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe-innehum ġayru melûmîne
Eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar yerilmezler.
فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ ٣١
Femeni-bteġâ verâe żâlike feulâ-ike humu-l’âdûne
Bu sınırları aşmak isteyenler, işte onlar, aşırı gidenlerdir.
وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۖ ٣٢
Velleżîne hum li-emânâtihim ve ’ahdihim râ’ûne
Emanetlerini ve sözlerini yerine getirenler,
وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَٓائِمُونَۖ ٣٣
Velleżîne hum bişehâdâtihim kâ-imûne
Şahidliklerini gereği gibi yapanlar,
وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۜ ٣٤
Velleżîne hum ‘alâ salâtihim yuhâfizûne
Namazlarına riayet edenler,
اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَۜ۟ ٣٥
Ulâ-ike fî cennâtin mukramûne
İşte onlar, cennetlerde ikram olunacak kimselerdir.
فَمَالِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِع۪ينَۙ ٣٦
Femâli-lleżîne keferû kibeleke muhti’îne
İnkar edenlere ne oluyor, sana doğru sağdan soldan topluluklar halinde koşuşuyorlar?
عَنِ الْيَم۪ينِۙ وَعَنِ الشِّمَالِ عِز۪ينَ ٣٧
‘Ani-lyemîni ve ’ani-şşimâli ‘izîne
İnkar edenlere ne oluyor, sana doğru sağdan soldan topluluklar halinde koşuşuyorlar?
اَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَع۪يمٍۙ ٣٨
Eyatme’u kullu-mri-in minhum en yudḣale cennete na’îmin
Onlardan herbiri nimet bahçesine konulacağını mı umuyor?
كَلَّاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ ٣٩
Kellâ innâ ḣalaknâhum mimmâ ya’lemûne
Hayır; doğrusu onları kendilerinin de bildikleri şeyden yaratmışızdır.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَۙ ٤٠
Felâ uksimu birabbi-lmeşâriki velmeġâribi innâ lekâdirûne
Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeğe Bizim gücümüz yeter ve kimse de önümüze geçemez.
عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْۙ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَ ٤١
‘Alâ en nubeddile ḣayran minhum vemâ nahnu bimesbûkîne
Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeğe Bizim gücümüz yeter ve kimse de önümüze geçemez.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَۙ ٤٢
Feżerhum yeḣûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevmehumu-lleżî yû’adûne
Onları bırak; kendilerine söz verilen güne kavuşmalarına kadar dalıp oynasınlar.
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَۙ ٤٣
Yevme yaḣrucûne mine-l-ecdâśi sirâ’an ke-ennehum ilâ nusubin yûfidûne
Kabirlerden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, onlara söz verilmiş olan gündür.
خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذ۪ي كَانُوا يُوعَدُونَ ٤٤
Ḣâşi’aten ebsâruhum terhekuhum żilletunc żâlike-lyevmu-lleżî kânû yû’adûne
Kabirlerden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, onlara söz verilmiş olan gündür.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ١
İnnâ erselnâ nûhan ilâ kavmihi en enżir kavmeke min kabli en ye/tiyehum ‘ażâbun elîmun
"Milletine can yakıcı bir azap gelmezden önce onları uyar" diye Nuh'u milletine gönderdik.
قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۙ ٢
Kâle yâ kavmi innî lekum neżîrun mubînun
O da şöyle söyledi: "Ey Milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım."
اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُ وَاَط۪يعُونِۙ ٣
Eni-’budûAllâhe vettekûhu ve etî’ûni
"Allah'a kulluk edin; O'ndan sakının ve bana itaat edin ki Allah günahlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin; doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılamaz; keşke bilseniz!"
يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ اِذَا جَٓاءَ لَا يُؤَخَّرُۢ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ٤
Yaġfir lekum min żunûbikum veyu-aḣḣirkum ilâ ecelin musemmânc inne ecelaAllâhi iżâ câe lâ yu-aḣḣarus lev kuntum ta’lemûne
"Allah'a kulluk edin; O'ndan sakının ve bana itaat edin ki Allah günahlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin; doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılamaz; keşke bilseniz!"
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي دَعَوْتُ قَوْم۪ي لَيْلًا وَنَهَارًاۙ ٥
Kâle rabbi innî de’avtu kavmî leylen ve nehârân
Nuh dedi ki: "Rabbim! Doğrusu ben, milletimi gece gündüz çağırdım."
فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَٓاء۪ٓي اِلَّا فِرَارًا ٦
Felem yezidhum du’â-î illâ firârân
"Fakat benim çağırmam, sadece benden uzaklıklarını artırdı."
وَاِنّ۪ي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُٓوا اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًاۚ ٧
Ve-innî kullemâ de’avtuhum litaġfira lehum ce’alû esâbi’ahum fî âżânihim vestaġşev śiyâbehum ve esarrû vestekberû-stikbârân
"Doğrusu ben Senin onları bağışlaman için kendilerini her çağırışımda, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler."
ثُمَّ اِنّ۪ي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًاۙ ٨
Śumme innî de’avtuhum cihârân
"Sonra, doğrusu ben onları açıkça çağırdım."
ثُمَّ اِنّ۪ٓي اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًاۙ ٩
Śumme innî a’lentu lehum ve esrartu lehum isrârân
"Sonra onlara açıktan açığa, gizliden gizliye de söyledim."
فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ اِنَّهُ كَانَ غَفَّارًاۙ ١٠
Fekultu-staġfirû rabbekum innehu kâne ġaffârân
Dedim ki: "Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin."
يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًاۙ ١١
Yursili-ssemâe ‘aleykum midrârân
Dedim ki: "Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin."
وَيُمْدِدْكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ اَنْهَارًاۜ ١٢
Ve yumdidkum bi-emvâlin ve benîne ve yec’al lekum cennâtin ve yec’al lekum enhârân
"Sizi, mallar ve oğullarla desteklesin; sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın."
مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلّٰهِ وَقَارًاۚ ١٣
Mâ lekum lâ tercûne liAllâhi vekârân
"Ne oluyorsunuz ki Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz."
وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ١٤
Ve kad ḣalekakum etvârân
"Oysa sizi merhalelerden geçirerek O yaratmıştır."
اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ ١٥
Elem terav keyfe ḣalekaAllâhu seb’a semâvâtin tibâkân
"Allah'ın, göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz?"
وَجَعَلَ الْقَمَرَ ف۪يهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا ١٦
Ve ce’ale-lkamera fîhinne nûran ve ce’ale-şşemse sirâcân
"Aralarında aya aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır."
وَاللّٰهُ اَنْبَتَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ نَبَاتًاۙ ١٧
VaAllâhu enbetekum mine-l-ardi nebâtân
"Allah sizi yerden bitirir gibi yetiştirmiştir."
ثُمَّ يُع۪يدُكُمْ ف۪يهَا وَيُخْرِجُكُمْ اِخْرَاجًا ١٨
Śumme yu’îdukum fîhâ ve yuḣricukum iḣrâcân
"Sonra sizi oraya döndürür ve yine oradan çıkarır."
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطًاۙ ١٩
VaAllâhu ce’ale lekumu-l-arda bisâtân
"Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için, onu size yayan O'dur."
لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا۟ ٢٠
Liteslukû minhâ subulen ficâcân
"Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için, onu size yayan O'dur."
قَالَ نُوحٌ رَبِّ اِنَّهُمْ عَصَوْن۪ي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُٓ اِلَّا خَسَارًاۚ ٢١
Kâle nûhun rabbi innehum ‘asavnî vettebe’û men lem yezidhu mâluhu ve veleduhu illâ ḣasârân
Nuh: "Rabbim! Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar ve malı, çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular; birbirinden büyük düzenler kurdular" dedi.
وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًاۚ ٢٢
Ve mekerû mekran kubbârân
Nuh: "Rabbim! Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar ve malı, çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular; birbirinden büyük düzenler kurdular" dedi.
وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ ٢٣
Ve kâlû lâ teżerunne âlihetekum velâ teżerunne vedden velâ suvâ’an velâ yeġûśe ve ye’ûka ve nesrân
İnsanlara: "Sakın tanrılarınızı bırakmayın, Ved, Suva, Yağus, Yeuk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin" dediler.
وَقَدْ اَضَلُّوا كَث۪يرًاۚ وَلَا تَزِدِ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا ضَلَالًا ٢٤
Ve kad edallû keśîrâns velâ tezidi-zzâlimîne illâ dalâlân
"Böylece birçoğunu saptırdılar; Rabbim! Sen bu zalimlerin sadece şaşkınlığını artır."
مِمَّا خَط۪ٓيـَٔاتِهِمْ اُغْرِقُوا فَاُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْصَارًا ٢٥
Mimmâ ḣatî-âtihim uġrikû feudḣilû nâran felem yecidû lehum min dûniAllâhi ensârân
Onlar, günahları yüzünden suda boğuldular; ateşe sokuldular, kendilerine Allah'tan başka yardımcı bulamadılar.
وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِر۪ينَ دَيَّارًا ٢٦
Ve kâle nûhun rabbi lâ teżer ‘alâ-l-ardi mine-lkâfirîne deyyârân
Nuh dedi ki: "Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkarcı bırakma."
اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُٓوا اِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا ٢٧
İnneke in teżerhum yudillû ‘ibâdeke velâ yelidû illâ fâciran keffârân
"Doğrusu Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; sadece ahlaksız ve çok inkarcıdan başkasını doğurup yetiştirmezler."
رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَلَا تَزِدِ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا تَبَارًا ٢٨
Rabbi-ġfir lî velivâlideyye ve limen deḣale beytiye mu/minen velilmu/minîne velmu/minâti velâ tezidi-zzâlimîne illâ tebâran
"Rabbim! Beni, anamı, babamı, evime inanmış olarak gireni, inanan erkek ve kadınları bağışla; zalimlerin de yalnız helakını artır."
قُلْ اُو۫حِيَ اِلَيَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُٓوا اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًاۙ ١
Kul ûhiye ileyye ennehu-steme’a neferun mine-lcinni fekâlû innâ semi’nâ kur-ânen ‘acebân
De ki: "Cinlerden bir topluluğun Kuran'ı dinlediği bana vahyolundu; onlar şöyle demişlerdir;" "Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kuran dinledik de ona inandık; biz, Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız."
يَهْد۪ٓي اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪ۜ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًاۙ ٢
Yehdî ilâ-rruşdi feâmennâ bihis velen nuşrike birabbinâ ehadân
De ki: "Cinlerden bir topluluğun Kuran'ı dinlediği bana vahyolundu; onlar şöyle demişlerdir;" "Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kuran dinledik de ona inandık; biz, Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız."
وَاَنَّهُ تَعَالٰى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًاۙ ٣
Ve ennehu te’âlâ ceddu rabbinâ mâ-tteḣaże sâhibeten velâ veledân
"Doğrusu Rabbimizin yüceliği her yücelikten üstündür. O, zevce ve çocuk edinmemiştir."
وَاَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَف۪يهُنَا عَلَى اللّٰهِ شَطَطًاۙ ٤
Ve ennehu kâne yekûlu sefîhunâ ‘alaAllâhi şetatân
"Doğrusu aramızdaki beyinsiz, Allah'a karşı yalanlar uyduruyordu."
وَاَنَّا ظَنَنَّٓا اَنْ لَنْ تَقُولَ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۙ ٥
Ve ennâ zanennâ en len tekûle-l-insu velcinnu ‘alaAllâhi keżibân
"Doğrusu insanların ve cinlerin Allah'a karşı yalan uydurabileceklerini sanmazdık."
وَاَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًاۙ ٦
Ve ennehu kâne ricâlun mine-l-insi ye’ûżûne biricâlin mine-lcinni fezâdûhum rahekân
"Gerçekten, bir takım insanlar, cinlerin bir takımına sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı."
وَاَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ اَحَدًاۙ ٧
Ve ennehum zannû kemâ zanentum en len yeb’aśaAllâhu ehadân
"Doğrusu, onlar da sizin, Allah'ın kimseyi yeniden diriltmeyeceğinizi sandığınız gibi sanıda bulunmuşlardı."
وَاَنَّا لَمَسْنَا السَّمَٓاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَد۪يدًا وَشُهُبًاۙ ٨
Ve ennâ lemesnâ-ssemâe fevecednâhâ muli-et harasen şedîden ve şuhubân
"Doğrusu biz göğü yokladık; onu sert bekçiler ve kayan ateşlerle (ışınlarla) doldurulmuş bulduk."
وَاَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِۜ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْاٰنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًاۙ ٩
Ve ennâ kunnâ nak’udu minhâ mekâ’ide lissem’is femen yestemi’i-l-âne yecid lehu şihâben rasadân
"Doğrusu biz, göğün dinleyebileceğimiz bir yerinde otururduk; ama şimdi kim dinleyecek olsa, kendisini gözleyen bir ateş (ışın) buluyor."
وَاَنَّا لَا نَدْر۪ٓي اَشَرٌّ اُر۪يدَ بِمَنْ فِي الْاَرْضِ اَمْ اَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًاۙ ١٠
Ve ennâ lâ nedrî eşerrun urîde bimen fî-l-ardi em erâde bihim rabbuhum raşedân
"Yeryüzünde olanlara kötülük mü murad edildi, yahut Rableri onlara bir iyilik mi dilemiştir, doğrusu biz bilemeyiz."
وَاَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذٰلِكَۜ كُنَّا طَرَٓائِقَ قِدَدًاۙ ١١
Ve ennâ minnâ-ssâlihûne ve minnâ dûne żâlikes kunnâ tarâ-ika kidedân
"Doğrusu aramızda iyiler de vardır, bundan aşağı bulunanlar da vardır. Biz, türlü türlü yolda olan topluluklardık."
وَاَنَّا ظَنَنَّٓا اَنْ لَنْ نُعْجِزَ اللّٰهَ فِي الْاَرْضِ وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًاۙ ١٢
Ve ennâ zanennâ en len nu’cizaAllâhe fî-l-ardi velen nu’cizehu herabân
"Yeryüzünde kalsak da Allah'ı aciz bırakamayacağımız, başka yere kaçsak da, O'nu aciz kılamayacağımız gerçeğini şüphesiz anladık."
وَاَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدٰٓى اٰمَنَّا بِه۪ۜ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّه۪ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًاۙ ١٣
Ve ennâ lemmâ semi’nâ-lhudâ âmennâ bihis femen yu/min birabbihi felâ yeḣâfu baḣsen velâ rahekân
"Şüphesiz, doğruluk rehberi olan Kuran'ı dinlediğimizde ona inandık; kim Rabbine inanırsa, o, ecrinin eksiltileceğinden ve kendisine haksızlık edileceğinden korkmaz."
وَاَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَۜ فَمَنْ اَسْلَمَ فَاُو۬لٰٓئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا ١٤
Ve ennâ minnâ-lmuslimûne ve minnâ-lkâsitûnes femen esleme feulâ-ike teharrav raşedân
"İçimizde, kendini Allah'a vermiş olanlar da, yazık edenler de vardır. Kendini Allah'a veren kimseler, işte onlar, doğru yolu arayanlar, ona layık olanlardır."
وَاَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًاۙ ١٥
Ve emmâ-lkâsitûne fekânû licehenneme hatabân
"Kendilerine yazık edenlere gelince; onlar, cehennemin odunları oldular."
وَاَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّر۪يقَةِ لَاَسْقَيْنَاهُمْ مَٓاءً غَدَقًاۙ ١٦
Ve-en levi-stekâmû ‘alâ-ttarîkati le-eskaynâhum mâen ġadekân
Ama doğru yola girmiş olsalardı, onları bu hususta denememiz için onlara bol su içirirdik; kim Rabbini anmaktan yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe artan bir azaba uğratır.
لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۚ وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّه۪ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًاۙ ١٧
Lineftinehum fîhic vemen yu’rid ‘an żikri rabbihi yesluk-hu ‘ażâben sa’adân
Ama doğru yola girmiş olsalardı, onları bu hususta denememiz için onlara bol su içirirdik; kim Rabbini anmaktan yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe artan bir azaba uğratır.
وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ اَحَدًاۙ ١٨
Ve enne-lmesâcide liAllâhi felâ ted’û me’aAllâhi ehadân
Mescidler şüphesiz Allah'ındır, öyleyse oralarda Allah'a yalvarırken başkasını katmayın.
وَاَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًاۜ۟ ١٩
Ve ennehu lemmâ kâme ‘abduAllâhi yed’ûhu kâdû yekûnûne ‘aleyhi libedân
Allah'ın kulu Muhammed, O'na yalvarmak, namaz kılmak için kalkınca, nerdeyse, çevresinde keçeleşirler, birbirlerine girerlerdi.
قُلْ اِنَّمَٓا اَدْعُوا رَبّ۪ي وَلَٓا اُشْرِكُ بِه۪ٓ اَحَدًا ٢٠
Kul innemâ ed’û rabbî velâ uşriku bihi ehadân
De ki: "Ben sadece Rabbime yalvarırım ve O'na kimseyi ortak koşmam."
قُلْ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا ٢١
Kul innî lâ emliku lekum darran velâ raşedân
De ki: "Ben size zarar vermeye de iyilik yapmaya da kadir değilim."
قُلْ اِنّ۪ي لَنْ يُج۪يرَن۪ي مِنَ اللّٰهِ اَحَدٌ وَلَنْ اَجِدَ مِنْ دُونِه۪ مُلْتَحَدًاۙ ٢٢
Kul innî len yucîranî minaAllâhi ehadun velen ecide min dûnihi multehadân
De ki: "Beni kimse Allah'a karşı savunamaz ve ben O'ndan başka bir sığınak bulamam."
اِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللّٰهِ وَرِسَالَاتِه۪ۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ ٢٣
İllâ belâġan minaAllâhi ve risâlâtihic vemen ya’siAllâhe ve rasûlehu fe-inne lehu nâra cehenneme ḣâlidîne fîhâ ebedân
"Benim yaptığım yalnız, Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini tebliğdir. Allah'a ve Peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır."
حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ اَضْعَفُ نَاصِرًا وَاَقَلُّ عَدَدًا ٢٤
Hattâ iżâ raev mâ yû’adûne feseya’lemûne men ad’afu nâsiran ve ekallu ‘adedân
Sonunda, kendilerine söz verileni gördükleri zaman, kimin yardımcısının daha güçsüz ve sayısının daha az olduğunu bileceklerdir.
قُلْ اِنْ اَدْر۪ٓي اَقَر۪يبٌ مَا تُوعَدُونَ اَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبّ۪ٓي اَمَدًا ٢٥
Kul in edrî ekarîbun mâ tû’adûne em yec’alu lehu rabbî emedân
De ki: Size söz verilen yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi kılmıştır ben bilmem."
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِه۪ٓ اَحَدًاۙ ٢٦
‘Âlimu-lġaybi felâ yuzhiru ‘alâ ġaybihi ehadân
Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyene kimseyi muttali kılmaz.
اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ رَصَدًاۙ ٢٧
İllâ meni-rtedâ min rasûlin fe-innehu yesluku min beyni yedeyhi vemin ḣalfihi rasadân
Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır. Rablerinin bildirilerini tebliğ etmelerini ortaya koymak için her peygamberin önünden ve ardından gözcüler salar; onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır ve herşeyi bir bir sayar.
لِيَعْلَمَ اَنْ قَدْ اَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا ٢٨
Liya’leme en kad eblaġû risâlâti rabbihim ve ehâta bimâ ledeyhim ve ahsâ kulle şey-in ‘adedân
Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır. Rablerinin bildirilerini tebliğ etmelerini ortaya koymak için her peygamberin önünden ve ardından gözcüler salar; onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır ve herşeyi bir bir sayar.
يَٓا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُۙ ١
Yâ eyyuhâ-lmuzzemmilu
Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kuran oku.
قُمِ الَّيْلَ اِلَّا قَل۪يلًاۙ ٢
Kumi-lleyle illâ kalîlân
Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kuran oku.
نِصْفَهُٓ اَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَل۪يلًاۙ ٣
Nisfehu evi-nkus minhu kalîlân
Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kuran oku.
اَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْاٰنَ تَرْت۪يلًاۜ ٤
Ev zid ‘aleyhi ve rattili-lkur-âne tertîlân
Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kuran oku.
اِنَّا سَنُلْق۪ي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَق۪يلًاۜ ٥
İnnâ senulkî ‘aleyke kavlen śekîlân
Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz.
اِنَّ نَاشِئَةَ الَّيْلِ هِيَ اَشَدُّ وَطْـًٔا وَاَقْوَمُ ق۪يلًاۜ ٦
İnne nâşi-ete-lleyli hiye eşeddu vat-en ve akvemu kîlân
şüphesiz, gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir.
اِنَّ لَكَ فِي النَّهَارِ سَبْحًا طَو۪يلًاۜ ٧
İnne leke fî-nnehâri sebhan tavîlân
Çünkü gündüz, seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır.
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْت۪يلًاۜ ٨
Veżkuri-sme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlân
Rabbinin adını an; herşeyi bırakıp yalnız O'na yönel,
رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَك۪يلًا ٩
Rabbu-lmeşriki velmaġribi lâ ilâhe illâ huve fetteḣiżhu vekîlân
O, doğunun ve batının Rabbidir; O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse O'nu vekil tut.
وَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَم۪يلًا ١٠
Vasbir ‘alâ mâ yekûlûne vehcurhum hecran cemîlân
Onların söylediklerine sabret, yanlarından güzellikle ayrıl.
وَذَرْن۪ي وَالْمُكَذِّب۪ينَ اُو۬لِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَل۪يلًا ١١
Ve żernî velmukeżżibîne ulî-nna’meti ve mehhilhum kalîlân
Varlık sahibi olup da seni yalanlayanları Bana bırak; onlara az bir mehil ver.
اِنَّ لَدَيْنَٓا اَنْكَالًا وَجَح۪يمًاۙ ١٢
İnne ledeynâ enkâlen ve cahîmân
Şüphesiz katımızda onlar için ağır boyunduruklar, cehennem, boğazı tıkayan bir yiyecek ve can yakan azap vardır.
وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَابًا اَل۪يمًا ١٣
Ve ta’âmen żâ ġussatin ve ’ażâben elîmân
Şüphesiz katımızda onlar için ağır boyunduruklar, cehennem, boğazı tıkayan bir yiyecek ve can yakan azap vardır.
يَوْمَ تَرْجُفُ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَث۪يبًا مَه۪يلًا ١٤
Yevme tercufu-l-ardu velcibâlu ve kâneti-lcibâlu keśîben mehîlân
Kıyametin koptuğu gün, yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar, yumuşak kum yığını haline gelir.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْكُمْ رَسُولًا شَاهِدًا عَلَيْكُمْ كَمَٓا اَرْسَلْنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ رَسُولًاۜ ١٥
İnnâ erselnâ ileykum rasûlen şâhiden ‘aleykum kemâ erselnâ ilâ fir’avne rasûlân
Firavun'a bir peygamber gönderdiğimiz gibi, size de, hakkınızda şahidlik edecek bir peygamber gönderdik.
فَعَصٰى فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَاَخَذْنَاهُ اَخْذًا وَب۪يلًا ١٦
Fe’asâ fir’avnu-rrasûle fe-eḣażnâhu aḣżen vebîlân
Ama Firavun o peygambere karşı gelmişti de onu çok ağır bir şekilde tutup cezalandırmıştık.
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ اِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًاۗ ١٧
Fekeyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alu-lvildâne şîbân
Eğer inkar ederseniz, gençleri ihtiyarlatan günden nasıl korunursunuz?
اَلسَّمَٓاءُ مُنْفَطِرٌ بِه۪ۜ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا ١٨
Essemâu munfatirun bihic kâne va’duhu mef’ûlân
O günün şiddetiyle gök bile parçalanır. O'nun sözü yerine gelir.
اِنَّ هٰذِه۪ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلًا۟ ١٩
İnne hâżihi teżkiratuns femen şâe-tteḣaże ilâ rabbihi sebîlân
Doğrusu bu anlatılanlar birer öğüttür. Dileyen kimse, Rabbine doğru giden bir yol tutar.
اِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ اَنَّكَ تَقُومُ اَدْنٰى مِنْ ثُلُثَيِ الَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَٓائِفَةٌ مِنَ الَّذ۪ينَ مَعَكَۜ وَاللّٰهُ يُقَدِّرُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ عَلِمَ اَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰىۙ وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِۙ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۘ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُۙ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًاۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرًا وَاَعْظَمَ اَجْرًاۜ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٢٠
İnne rabbeke ya’lemu enneke tekûmu ednâ min śuluśeyi-lleyli ve nisfehu ve śuluśehu ve tâ-ifetun mine-lleżîne me’akec vaAllâhu yukaddiru-lleyle ve-nnehârac ‘alime en len tuhsûhu fetâbe ‘aleykums fakraû mâ teyessera mine-lkur-ânic ‘alime en seyekûnu minkum merdâﻻ ve âḣarûne yadribûne fî-l-ardi yebteġûne min fadliAllâhiﻻ ve âḣarûne yukâtilûne fî sebîliAllâhis fakraû mâ teyessera minhuc ve ekîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve akridûAllâhe kardan hasenânc vemâ tukaddimû li-enfusikum min ḣayrin tecidûhu ‘indaAllâhi huve ḣayran ve a’zame ecrânc vestaġfirûAllâhes innaAllâhe ġafûrun rahîmun
Şüphesiz Rabbin, senin ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun gecenin üçte ikisinden biraz az, yarısı ve üçte biri kadar vakit içinde kalktığını bilir. Gece ve gündüzü Allah ölçer; sizin bu vakitleri takdir edemeyeceğinizi bildiğinden tevbenizi kabul etmiştir. Artık, Kuran'dan kolayınıza geleni okuyun; Allah, içinizden, hasta olanları, Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacak olan kimseleri ve Allah yolunda savaşacak olanları şüphesiz bilir. Kuran'dan kolayınıza geleni okuyun; namazı kılın; zekatı verin; Allah'a güzel ödünç takdiminde bulunun; kendiniz için yaptığınız iyiliği daha iyi ve daha büyük ecir olarak Allah katında bulursunuz. Allah'tan bağışlanma dileyin; Allah elbette bağışlar ve merhamet eder.
يَٓا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُۙ ١
Yâ eyyuhâ-lmuddeśśiru
Ey örtüye bürünen!
قُمْ فَاَنْذِرْۙ ٢
Kum fe-enżir
Kalk da uyar.
وَرَبَّكَ فَكَبِّرْۙ ٣
Ve rabbeke fekebbir
Rabbini yücelt.
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ ٤
Ve śiyâbeke fetahhir
Giydiklerini temiz tut.
وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ ٥
Ve-rrucze fehcur
Kötü şeyleri terke devam et.
وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُۙ ٦
Velâ temnun testekśiru
Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.
وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْۜ ٧
Velirabbike fasbir
Rabbin için sabret.
فَاِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِۙ ٨
Fe-iżâ nukira fî-nnâkûri
Sura üflendiği vakit, işte o gün, inkarcılara kolay olmayan zorlu bir gündür.
فَذٰلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَس۪يرٌۙ ٩
Feżâlike yevme-iżin yevmun ‘asîrun
Sura üflendiği vakit, işte o gün, inkarcılara kolay olmayan zorlu bir gündür.
عَلَى الْكَافِر۪ينَ غَيْرُ يَس۪يرٍ ١٠
‘Alâ-lkâfirîne ġayru yesîrin
Sura üflendiği vakit, işte o gün, inkarcılara kolay olmayan zorlu bir gündür.
ذَرْن۪ي وَمَنْ خَلَقْتُ وَح۪يدًاۙ ١١
Żernî vemen ḣalaktu ve hîdân
Tek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak.
وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُودًاۙ ١٢
Ve ce’altu lehu mâlen memdûdân
Tek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak.
وَبَن۪ينَ شُهُودًاۙ ١٣
Ve benîne şuhûdân
Tek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak.
وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْه۪يدًاۙ ١٤
Ve mehhedtu lehu temhîdân
Tek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak.
ثُمَّ يَطْمَعُ اَنْ اَز۪يدَۙ ١٥
Śumme yatme’u en ezîde
Bir de verdiğim nimetten artırmamı umar;
كَلَّاۜ اِنَّهُ كَانَ لِاٰيَاتِنَا عَن۪يدًاۜ ١٦
Kellâs innehu kâne li-âyâtinâ ‘anîdân
Hayır; hayır; çünkü o, Bizim ayetlerimize karşı son derece inatçıdır.
سَاُرْهِقُهُ صَعُودًاۜ ١٧
Seurhikuhu sa’ûdân
Onu sarp bir yokuşa sardıracağım.
اِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَۙ ١٨
İnnehu fekkera ve kaddera
Çünkü o, düşündü, ölçtü biçti;
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ١٩
Fekutile keyfe kaddera
Canı çıkası, ne biçim ölçüp biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ٢٠
Śumme kutile keyfe kaddera
Canı çıkası; sonra yine ne biçim ölçüp biçti!
ثُمَّ نَظَرَۙ ٢١
Śumme nezara
Sonra baktı;
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَۙ ٢٢
Śumme ‘abese ve besera
Sonra kaşlarını çattı, suratını aştı;
ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَۙ ٢٣
Śumme edbera vestekbera
Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı.
فَقَالَ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُۙ ٢٤
Fekâle in hâżâ illâ sihrun yu/śeru
"Bu sadece öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kuran yalnızca bir insan sözüdür" dedi.
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِۜ ٢٥
İn hâżâ illâ kavlu-lbeşeri
"Bu sadece öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kuran yalnızca bir insan sözüdür" dedi.
سَاُصْل۪يهِ سَقَرَ ٢٦
Seuslîhi sekara
İşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا سَقَرُۜ ٢٧
Vemâ edrâke mâ sekaru
Yakıcı ateşin ne olduğunu sen nerden bilirsin?
لَا تُبْق۪ي وَلَا تَذَرُۚ ٢٨
Lâ tubkî velâ teżeru
O, ne geri bırakır ne de azabdan vazgeçer.
لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِۚ ٢٩
Levvâhatun lilbeşeri
İnsanın derisini kavurur;
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَۜ ٣٠
‘Aleyhâ tis’ate ‘aşera
Orada ondokuz bekçi vardır.
وَمَا جَعَلْنَٓا اَصْحَابَ النَّارِ اِلَّا مَلٰٓئِكَةًۖ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلَّا فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ كَفَرُواۙ لِيَسْتَيْقِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا ا۪يمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَۙ وَلِيَقُولَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَۜ وَمَا هِيَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْبَشَرِ۟ ٣١
Vemâ ce’alnâ ashâbe-nnâri illâ melâ-iketenﻻ vemâ ce’alnâ ‘iddetehum illâ fitneten lilleżîne keferû liyesteykine-lleżîne ûtû-lkitâbe ve yezdâde-lleżîne âmenû îmânenﻻ velâ yertâbe-lleżîne ûtû-lkitâbe velmu/minûneﻻ veliyekûle-lleżîne fî kulûbihim meradun velkâfirûne mâżâ erâdaAllâhu bihâżâ meśelânc keżâlike yudilluAllâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâuc vemâ ya’lemu cunûde rabbike illâ huvec vemâ hiye illâ żikrâ lilbeşeri
Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkar edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalblerinde hastalık bulunanlar ve inkarcılar: "Allah bu misalle neyi muradetti?" desinler. İşte Allah, böylece, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir.
كَلَّا وَالْقَمَرِۙ ٣٢
Kellâ velkameri
Hayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.
وَالَّيْلِ اِذْ اَدْبَرَۙ ٣٣
Velleyli iż edbera
Hayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.
وَالصُّبْحِ اِذَٓا اَسْفَرَۙ ٣٤
Ve-ssubhi iżâ esfera
Hayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.
اِنَّهَا لَاِحْدَى الْكُبَرِۙ ٣٥
İnnehâ le-ihdâ-lkuberi
Hayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.
نَذ۪يرًا لِلْبَشَرِۙ ٣٦
Neżîran lilbeşeri
Hayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.
لِمَنْ شَٓاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَتَقَدَّمَ اَوْ يَتَاَخَّرَۜ ٣٧
Limen şâe minkum en yetekaddeme ev yeteaḣḣara
Hayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.
كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَه۪ينَةٌۙ ٣٨
Kullu nefsin bimâ kesebet rahînetun
Herkes kazancına bağlı bir rehindir;
اِلَّٓا اَصْحَابَ الْيَم۪ينِۜۛ ٣٩
İllâ ashâbe-lyemîni
Ancak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar.
ف۪ي جَنَّاتٍۜۛ يَتَسَٓاءَلُونَۙ ٤٠
Fî cennâtin yetesâelûne
Ancak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar.
عَنِ الْمُجْرِم۪ينَۙ ٤١
‘Ani-lmucrimîne
Ancak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar.
مَا سَلَكَكُمْ ف۪ي سَقَرَ ٤٢
Mâ selekekum fî sekara
Ancak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar.
قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّ۪ينَۙ ٤٣
Kâlû lem neku mine-lmusallîne
Onlar derler ki: "Namaz kılanlardan değildik."
وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْك۪ينَۙ ٤٤
Velem neku nut’imu-lmiskîne
"Düşkün kimseyi doyurmuyorduk."
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَٓائِض۪ينَۙ ٤٥
Ve kunnâ neḣûdu me’a-lḣâ-idîne
"Batıla dalanlarla biz de dalardık."
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۙ ٤٦
Ve kunnâ nukeżżibu biyevmi-ddîni
"Ceza gününü yalanlardık."
حَتّٰٓى اَتٰينَا الْيَق۪ينُۜ ٤٧
Hattâ etânâ-lyakînu
"Ölüm bize o haldeyken geldi."
فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِع۪ينَۜ ٤٨
Femâ tenfe’uhum şefâ’atu-şşâfi’îne
Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez.
فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِض۪ينَۙ ٤٩
Femâ lehum ‘ani-tteżkirati mu’ridîne
Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?
كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌۙ ٥٠
Ke-ennehum humurun mustenfiratun
Aslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler.
فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍۜ ٥١
Ferrat min kasveratin
Aslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler.
بَلْ يُر۪يدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةًۙ ٥٢
Bel yurîdu kullu-mri-in minhum en yu/tâ suhufen muneşşeraten
Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini ister.
كَلَّاۜ بَلْ لَا يَخَافُونَ الْاٰخِرَةَۜ ٥٣
Kellâs bel lâ yeḣâfûne-l-âḣirate
Hayır; daha doğrusu ahiretten korkmazlar.
كَلَّٓا اِنَّهُ تَذْكِرَةٌۚ ٥٤
Kellâ innehu teżkiratun
Hayır; şüphesiz bu Kuran bir öğüttür.
فَمَنْ شَٓاءَ ذَكَرَهُۜ ٥٥
Femen şâe żekerahu
Dileyen kimse öğüt alır.
وَمَا يَذْكُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ ٥٦
Vemâ yeżkurûne illâ en yeşâaAllâhuc huve ehlu-ttakvâ ve ehlu-lmaġfirati
Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha layıktır ve bağışlamaya daha ehildir.
لَٓا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ ١
Lâ uksimu biyevmi-lkiyâmeti
Kıyamet gününe yemin ederim.
وَلَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ ٢
Velâ uksimu bi-nnefsi-llevvâmeti
Ve nedamet çeken nefse yemin ederim.
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُۜ ٣
Eyahsebu-l-insânu ellen necme’a ‘izâmehu
İnsan, kemiklerini bir araya toplayamayız mı sanıyor?
بَلٰى قَادِر۪ينَ عَلٰٓى اَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ ٤
Belâ kâdirîne ‘alâ en nusevviye benânehu
Evet, Biz onu, parmak uçlarına varıncaya kadar bütün incelikleriyle yeniden yapmaya kadiriz.
بَلْ يُر۪يدُ الْاِنْسَانُ لِيَفْجُرَ اَمَامَهُۚ ٥
Bel yurîdu-l-insânu liyefcura emâmehu
Ama, insanoğlu gelecekte de suç işlemek ister de: "Kıyamet günü ne zamanmış! " der.
يَسْـَٔلُ اَيَّانَ يَوْمُ الْقِيٰمَةِۜ ٦
Yes-elu eyyâne yevmu-lkiyâmeti
Ama, insanoğlu gelecekte de suç işlemek ister de: "Kıyamet günü ne zamanmış! " der.
فَاِذَا بَرِقَ الْبَصَرُۙ ٧
Fe-iżâ berika-lbasaru
Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan: "kaçacak yer nerede?" der.
وَخَسَفَ الْقَمَرُۙ ٨
Ve ḣasefe-lkameru
Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan: "kaçacak yer nerede?" der.
وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُۙ ٩
Ve cumi’a-şşemsu velkameru
Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan: "kaçacak yer nerede?" der.
يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّۚ ١٠
Yekûlu-l-insânu yevme-iżin eyne-lmeferru
Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan: "kaçacak yer nerede?" der.
كَلَّا لَا وَزَرَۚ ١١
Kellâ lâ vezera
Hayır; hayır; bir sığınak yoktur.
اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍۨ الْمُسْتَقَرُّۜ ١٢
İlâ rabbike yevme-iżinilmustekarru
O gün, sen, Rabbinin huzuruna varıp durursun.
يُنَبَّؤُا الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَاَخَّرَۜ ١٣
Yunebbeu-l-insânu yevme-iżin bimâ kaddeme ve aḣḣara
O gün, insanoğluna önde ve sonda yaptığı ne varsa bildirilir.
بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِه۪ بَص۪يرَةٌۙ ١٤
Beli-l-insânu ‘alâ nefsihi basîratun
Özürlerini sayıp dökse de, insanoğlu, artık kendi kendinin şahididir.
وَلَوْ اَلْقٰى مَعَاذ۪يرَهُۜ ١٥
Velev elkâ me’âżîrahu
Özürlerini sayıp dökse de, insanoğlu, artık kendi kendinin şahididir.
لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪ۜ ١٦
Lâ tuharrik bihi lisâneke lita’cele bihi
Cebrail sana Kuran okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle.
اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُۚ ١٧
İnne ‘aleynâ cem’ahu ve kur-ânehu
Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer.
فَاِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُۚ ١٨
Fe-iżâ kara/nâhu fettebi’ kur-ânehu
Biz onu Cebrail'e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle.
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۜ ١٩
Śumme inne ‘aleynâ beyânehu
Sonra onu sana açıklamak Bize düşer.
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَۙ ٢٠
Kellâ bel tuhibbûne-l’âcilete
Hayır, hayır! Sizler, çabuk elde edeceğiniz dünya nimetlerini seversiniz.
وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَۜ ٢١
Ve teżerûne-l-âḣirate
Ahireti bırakırsınız.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌۙ ٢٢
Vucûhun yevme-iżin nâdiratun
O gün bir takım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır.
اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ ٢٣
İlâ rabbihâ nâziratun
O gün bir takım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır.
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌۙ ٢٤
Ve vucûhun yevme-iżin bâsiratun
O gün bir takım yüzler de asıktır.
تَظُنُّ اَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌۜ ٢٥
Tezunnu en yuf’ale bihâ fâkiratun
Kendisinin belkemiğinin kırılacağını sanır.
كَلَّٓا اِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَۙ ٢٦
Kellâ iżâ belaġati-tterâkiye
Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: "Çare bulan yok mudur?" denir.
وَق۪يلَ مَنْ۔ رَاقٍۙ ٢٧
Ve kîle mense râkin
Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: "Çare bulan yok mudur?" denir.
وَظَنَّ اَنَّهُ الْفِرَاقُۙ ٢٨
Ve zanne ennehu-lfirâku
Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır.
وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِۙ ٢٩
Velteffeti-ssâku bi-ssâki
Bacaklar birbirine dolaşır.
اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍۨ الْمَسَاقُۜ۟ ٣٠
İlâ rabbike yevme-iżinilmesâku
O gün sevk Rabbin huzurunadır.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلّٰىۙ ٣١
Felâ saddeka velâ sallâ
O, Peygamberi doğrulamamış, namaz kılmamış, ama yalanlayıp yüz çevirmiş, sonra da salına salına kendinden yana olanlara gitmişti.
وَلٰكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۙ ٣٢
Velâkin keżżebe ve tevellâ
O, Peygamberi doğrulamamış, namaz kılmamış, ama yalanlayıp yüz çevirmiş, sonra da salına salına kendinden yana olanlara gitmişti.
ثُمَّ ذَهَبَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ يَتَمَطّٰىۜ ٣٣
Śumme żehebe ilâ ehlihi yetemettâ
O, Peygamberi doğrulamamış, namaz kılmamış, ama yalanlayıp yüz çevirmiş, sonra da salına salına kendinden yana olanlara gitmişti.
اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۙ ٣٤
Evlâ leke fe-evlâ
Sana yazıklar olsun, yazıklar!
ثُمَّ اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۜ ٣٥
Śumme evlâ leke fe-evlâ
Daha ne olsun, sana yazıklar olsun, yazıklar!
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ ٣٦
Eyahsebu-l-insânu en yutrake sudân
İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?
اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنٰىۙ ٣٧
Elem yeku nutfeten min meneyyin yumnâ
O, katılan bir meni damlası değil miydi?
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوّٰىۙ ٣٨
Śumme kâne ‘alekaten feḣaleka fesevvâ
Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yaratıp şekil vermişti.
فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۜ ٣٩
Fece’ale minhu-zzevceyni-żżekera vel-unśâ
Ondan, erkek, dişi iki cins yaratmıştı.
اَلَيْسَ ذٰلِكَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰى ٤٠
Eleyse żâlike bikâdirin ‘alâ en yuhyiye-lmevtâ
Bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Elbette yeter.
هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا ١
Hel etâ ‘alâ-l-insâni hînun mine-ddehri lem yekun şey-en meżkûrân
İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz, uzun bir zaman geçmemiş midir?
اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعًا بَص۪يرًا ٢
İnnâ ḣalaknâ-l-insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fece’alnâhu semî’an basîrân
Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini sağlamışızdır.
اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا ٣
İnnâ hedeynâhu-ssebîle immâ şâkiran ve-immâ kefûrân
Şüphesiz ona yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük.
اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالًا وَسَع۪يرًا ٤
İnnâ a’tednâ lilkâfirîne selâsile ve aġlâlen ve se’îrân
Doğrusu, inkarcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehennem hazırladık.
اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًاۚ ٥
İnne-l-ebrâra yeşrabûne min ke/sin kâne mizâcuhâ kâfûrân
Şüphesiz iyiler kafur katılmış bir tastan içerler.
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْج۪يرًا ٦
‘Aynen yeşrabu bihâ ‘ibâduAllâhi yufeccirûnehâ tefcîrân
Bu ancak Allah'ın kullarının taşıra taşıra içebileceği bir pınardır.
يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَط۪يرًا ٧
Yûfûne bi-nneżri ve yeḣâfûne yevmen kâne şerruhu mustetîrân
Onlar verdikleri sözleri yerine getirirler, fenalığı yaygın olan bir günden korkarlar.
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّه۪ مِسْك۪ينًا وَيَت۪يمًا وَاَس۪يرًا ٨
Ve yut’imûne-tta’âme ‘alâ hubbihi miskînen ve yetîmen ve-esîrân
Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler.
اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُر۪يدُ مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا شُكُورًا ٩
İnnemâ nut’imukum livechiAllâhi lâ nurîdu minkum cezâen velâ şukûrân
"Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız" derler.
اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَر۪يرًا ١٠
İnnâ neḣâfu min rabbinâ yevmen ‘abûsen kamtarîrân
"Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız" derler.
فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًاۚ ١١
FevekâhumuAllâhu şerra żâlike-lyevmi ve lakkâhum nadraten ve surûrân
Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe verir.
وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَر۪يرًاۙ ١٢
Ve cezâhum bimâ saberû cenneten ve harîrân
Sabırlarının karşılığı, cennet ve oradaki ipeklerdir.
مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۚ لَا يَرَوْنَ ف۪يهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَر۪يرًاۚ ١٣
Mutteki-îne fîhâ ‘alâ-l-erâ-ikis lâ yeravne fîhâ şemsen velâ zemherîrân
Orada tahtlara yaslanırlar; orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler.
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْل۪يلًا ١٤
Ve dâniyeten ‘aleyhim zilâluhâ ve żullilet kutûfuhâ teżlîlân
Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır.
وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَاۙ ١٥
Ve yutâfu ‘aleyhim bi-âniyetin min fiddatin ve ekvâbin kânet kavârîrâ
Çevrelerinde gümüş kaplar ve billur kaseler dolaştırılır.
قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْد۪يرًا ١٦
Kavârîra min fiddatin kadderûhâ takdîrân
Billurları gümüş gibi parlaktır, onları ölçüp ölçüp dağıtırlar.
وَيُسْقَوْنَ ف۪يهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَب۪يلًاۚ ١٧
Ve yuskavne fîhâ ke/sen kâne mizâcuhâ zencebîlân
Orada, zencefil karışık bir tasla içirilirler.
عَيْنًا ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلًا ١٨
‘Aynen fîhâ tusemmâ selsebîlân
O pınara "Selsebil" denir.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤً۬ا مَنْثُورًا ١٩
Ve yetûfu ‘aleyhim vildânun muḣalledûne iżâ raeytehum hasibtehum lu/lu-en menśûrân
Yanlarında ölümsüz gençler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın.
وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَع۪يمًا وَمُلْكًا كَب۪يرًا ٢٠
Ve-iżâ raeyte śemme raeyte na’îmen ve mulken kebîrân
Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat görürsün.
عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌۘ وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍۚ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا ٢١
‘Âliyehum śiyâbu sundusin ḣudrun ve-istebrakuns ve hullû esâvira min fiddatin ve sekâhum rabbuhum şerâben tahûrân
Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir Rableri onlara tertemiz içecekler içirir.
اِنَّ هٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا۟ ٢٢
İnne hâżâ kâne lekum cezâen ve kâne sa’yukum meşkûrân
"İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer" denir.
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْز۪يلًاۚ ٢٣
İnnâ nahnu nezzelnâ ‘aleyke-lkur-âne tenzîlân
Kuran'ı sana indiren şüphesiz Biziz.
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ اٰثِمًا اَوْ كَفُورًاۚ ٢٤
Fasbir lihukmi rabbike velâ tuti’ minhum âśimen ev kefûrân
Rabbinin hükmüne kadar sabret; onların günah işleyen ve inkarcı olanlarına uyma.
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَص۪يلًاۚ ٢٥
Veżkuri-sme rabbike bukraten ve asîlân
Rabbinin adını sabah akşam an.
وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَو۪يلًا ٢٦
Ve mine-lleyli fescud lehu ve sebbihhu leylen tavîlân
Geceleyin O'na secde et; O'nu geceleri uzun uzun tesbih et.
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَٓاءَهُمْ يَوْمًا ثَق۪يلًا ٢٧
İnne hâulâ-i yuhibbûne-l’âcilete ve yeżerûne verâehum yevmen śekîlân
Doğrusu insanlar, çabuk elde edilen dünya nimetlerini severler de ağırlığı çekilmez günü arkalarında bırakırlar.
نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَٓا اَسْرَهُمْۚ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَٓا اَمْثَالَهُمْ تَبْد۪يلًا ٢٨
Nahnu ḣalaknâhum ve şedednâ esrahums ve-iżâ şi/nâ beddelnâ emśâlehum tebdîlân
Onları yaratan, mafsallarını pekiştiren Biziz; dilersek onları benzerleri ile değiştiriveririz.
اِنَّ هٰذِه۪ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلًا ٢٩
İnne hâżihi teżkiratuns femen şâe-tteḣaże ilâ rabbihi sebîlân
Bu sadece bir öğüttür; dileyen, Rabbine giden yolu tutar.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۗ ٣٠
Vemâ teşâûne illâ en yeşâaAllâhuc innaAllâhe kâne ‘alîmen hakîmân
Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Doğrusu Allah, bilendir, Hakim'dir.
يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِم۪ينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا ٣١
Yudḣilu men yeşâu fî rahmetihic ve-zzâlimîne e’adde lehum ‘ażâben elîmân
Dilediğine rahmet eder. Zalimlere, işte onlara, can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًاۙ ١
Velmurselâti ‘urfân
Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah'ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak için vahiy getiren meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.
فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًاۙ ٢
Fel’âsifâti ‘asfân
Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah'ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak için vahiy getiren meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.
وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًاۙ ٣
Ve-nnâşirâti neşrân
Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah'ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak için vahiy getiren meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.
فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًاۙ ٤
Felfârikâti ferkân
Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah'ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak için vahiy getiren meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.
فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًاۙ ٥
Felmulkiyâti żikrân
Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah'ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak için vahiy getiren meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.
عُذْرًا اَوْ نُذْرًاۙ ٦
‘Użran ev nużran
Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah'ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak için vahiy getiren meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.
اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌۜ ٧
İnnemâ tû’adûne levâki’un
Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah'ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak için vahiy getiren meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.
فَاِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْۙ ٨
Fe-iżâ-nnucûmu tumiset
Yıldızların ışığı giderildiği zaman,
وَاِذَا السَّمَٓاءُ فُرِجَتْۙ ٩
Ve-iżâ-ssemâu furicet
Gök yarıldığı zaman,
وَاِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْۙ ١٠
Ve-iżâ-lcibâlu nusifet
Dağlar pamuk gibi atıldığı zaman,
وَاِذَا الرُّسُلُ اُقِّتَتْۜ ١١
Ve-iżâ-rrusulu ukkitet
Peygamberlere ümmetleri hakkında şahidlik vakitleri bildirildiği zaman;
لِاَيِّ يَوْمٍ اُجِّلَتْۜ ١٢
Li-eyyi yevmin uccilet
Bu, hangi güne bırakılmıştı?
لِيَوْمِ الْفَصْلِۚ ١٣
Liyevmi-lfasli
Hüküm gününe bırakılmıştı.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِۜ ١٤
Vemâ edrâke mâ yevmu-lfasli
Hüküm gününün ne olduğunu sen nerden bilirsin?
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ١٥
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
O gün yalanlamış olanların vay haline!
اَلَمْ نُهْلِكِ الْاَوَّل۪ينَۜ ١٦
Elem nuhliki-l-evvelîne
Öncekileri yok etmedik mi? Ardından, sonrakileri de onlara katarız.
ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْاٰخِر۪ينَ ١٧
Śumme nutbi’uhumu-l-âḣirîne
Öncekileri yok etmedik mi? Ardından, sonrakileri de onlara katarız.
كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِم۪ينَ ١٨
Keżâlike nef’alu bilmucrimîne
Suçlulara böyle yaparız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ١٩
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
O gün, yalanlamış olanların vay haline!.
اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَٓاءٍ مَه۪ينٍۙ ٢٠
Elem naḣlukkum min mâ-in mehînin
Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi?
فَجَعَلْنَاهُ ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍۙ ٢١
Fece’alnâhu fî karârin mekînin
Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi?
اِلٰى قَدَرٍ مَعْلُومٍۙ ٢٢
İlâ kaderin ma’lûmin
Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi?
فَقَدَرْنَاۗ فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ ٢٣
Fekadernâ feni’me-lkâdirûne
Buna gücümüz yeter; Biz ne güzel güç yetireniz!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ٢٤
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
O gün yalanlamış olanların vay haline!
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ كِفَاتًاۙ ٢٥
Elem nec’ali-l-arda kifâtân
Biz yeryüzünü, dirilerin ve ölülerin toplantı yeri yapmadık mı?
اَحْيَٓاءً وَاَمْوَاتًاۙ ٢٦
Ahyâen ve emvâtân
Biz yeryüzünü, dirilerin ve ölülerin toplantı yeri yapmadık mı?
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَاَسْقَيْنَاكُمْ مَٓاءً فُرَاتًاۜ ٢٧
Ve ce’alnâ fîhâ ravâsiye şâmiḣâtin ve eskaynâkum mâen furâtân
Orada yüksek yüksek sabit dağlar var edip size tatlı sular içirmedik mi?
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ٢٨
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
Yalanlamış olanların vay o gün haline!
اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى مَا كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَۚ ٢٩
İntalikû ilâ mâ kuntum bihi tukeżżibûne
İnkarcılara o gün şöyle denir: "yalanlayıp durduğunuz şeye gidin;"
اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى ظِلٍّ ذ۪ي ثَلٰثِ شُعَبٍۙ ٣٠
İntalikû ilâ zillin żî śelâśi şu’abin
"gölge yapmayan ve ateşten de korumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin."
لَا ظَل۪يلٍ وَلَا يُغْن۪ي مِنَ اللَّهَبِۜ ٣١
Lâ zalîlin velâ yuġnî mine-llehebi
"gölge yapmayan ve ateşten de korumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin."
اِنَّهَا تَرْم۪ي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِۚ ٣٢
İnnehâ termî bişerarin kelkasri
O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktür.
كَاَنَّهُ جِمَالَتٌ صُفْرٌۜ ٣٣
Ke-ennehu cimâletun sufrun
O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktür.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ٣٤
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
Yalanlamış olanların o gün vay haline!
هٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَۙ ٣٥
Hâżâ yevmu lâ yentikûne
Bu, onların konuşamayacakları gündür.
وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ ٣٦
Velâ yu/żenu lehum feya’teżirûne
Onlara izin de verilmez ki özür beyan etsinler.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ٣٧
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
Yalanlamış olanların o gün vay haline!
هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِۚ جَمَعْنَاكُمْ وَالْاَوَّل۪ينَ ٣٨
Hâżâ yevmu-lfaslis cema’nâkum vel-evvelîne
"Bu, sizleri ve öncekileri topladığımız hüküm günüdür."
فَاِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَك۪يدُونِ ٣٩
Fe-in kâne lekum keydun fekîdûni
"Eğer bir düzeniniz varsa Bana kurun."
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ۟ ٤٠
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
Yalanlamış olanların o gün vay haline!.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي ظِلَالٍ وَعُيُونٍۙ ٤١
İnne-lmuttekîne fî zilâlin ve ’uyûnin
Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlar, elbette gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar.
وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ ٤٢
Ve fevâkihe mimmâ yeştehûne
Canlarının istediği meyveler arasındadırlar.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٤٣
Kulû veşrabû henî-en bimâ kuntum ta’melûne
Onlara denir ki: "İşlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz, içiniz."
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ٤٤
İnnâ keżâlike neczî-lmuhsinîne
Biz, iyi davrananlara işte böyle karşılık veririz.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ٤٥
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
O gün yalanlamış olanların vay haline
كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَل۪يلًا اِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ ٤٦
Kulû ve temette’û kalîlen innekum mucrimûne
Yiyiniz, biraz zevkleniniz bakalım, doğrusu sizler suçlularsınız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ٤٧
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
O gün yalanlamış olanların vay haline!
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ ٤٨
Ve-iżâ kîle lehumu-rke’û lâ yerke’ûne
Onlara "Rüku edin" denildiğinde rükua varmazlar.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ٤٩
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
O gün yalanlamış olanların vay haline!
فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ ٥٠
Febi-eyyi hadîśin ba’dehu yu/minûne
Kuran'dan başka hangi söze inanacaklar?