عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَۚ ١
‘Amme yetesâelûne
Neyi soruşturuyorlar?
عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَۚ ١
‘Amme yetesâelûne
Neyi soruşturuyorlar?
عَنِ النَّبَاِ الْعَظ۪يمِۙ ٢
‘Ani-nnebe-i-l’azîmi
Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri, büyük bir olay olan tekrar dirilme haberini mi?
اَلَّذ۪ي هُمْ ف۪يهِ مُخْتَلِفُونَۜ ٣
Elleżî hum fîhi muḣtelifûne
Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri, büyük bir olay olan tekrar dirilme haberini mi?
كَلَّا سَيَعْلَمُونَۙ ٤
Kellâ seya’lemûne
Hayır; şüphesiz görüp bileceklerdir.
ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ٥
Śumme kellâ seya’lemûne
Yine hayır; elbette görüp bileceklerdir.
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًاۙ ٦
Elem nec’ali-l-arda mihâdân
Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da onun için birer direk kılmadık mı?
وَالْجِبَالَ اَوْتَادًاۖ ٧
Velcibâle evtâdân
Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da onun için birer direk kılmadık mı?
وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًاۙ ٨
Ve ḣalaknâkum ezvâcân
Sizi çift çift yarattık;
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًاۙ ٩
Ve ce’alnâ nevmekum subâtân
Uykunuzu dinlenme vakti kıldık;
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًاۙ ١٠
Ve ce’alnâ-lleyle libâsân
Geceyi bir örtü yaptık;
وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًاۖ ١١
Ve ce’alnâ-nnehâra me’âşân
Gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık;
وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًاۙ ١٢
Ve beneynâ fevkakum seb’an şidâdân
Üstünüze yedi kat sağlam gök bina ettik;
وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًاۖ ١٣
Ve ce’alnâ sirâcen vehhâcân
Parlak ışık veren güneşi varettik;
وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَٓاءً ثَجَّاجًاۙ ١٤
Ve enzelnâ mine-lmu’sirâti mâen śeccâcân
Taneler, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş bahçeler yetiştirmek için, yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur yağdırdık.
لِنُخْرِجَ بِه۪ حَبًّا وَنَبَاتًاۙ ١٥
Linuḣrice bihi habben ve nebâtân
Taneler, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş bahçeler yetiştirmek için, yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur yağdırdık.
وَجَنَّاتٍ اَلْفَافًاۜ ١٦
Ve cennâtin elfâfân
Taneler, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş bahçeler yetiştirmek için, yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur yağdırdık.
اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ م۪يقَاتًاۙ ١٧
İnne yevme-lfasli kâne mîkâtân
Doğrusu, hüküm gününün vakti elbette tesbit edilmiştir.
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ اَفْوَاجًاۙ ١٨
Yevme yunfeḣu fî-ssûri fete/tûne efvâcân
Sura üfürüldüğü gün hepiniz bölük bölük gelirsiniz.
وَفُتِحَتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ اَبْوَابًاۙ ١٩
Vefutihati-ssemâu fekânet ebvâbân
Gökler kapı kapı açılacaktır.
وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًاۜ ٢٠
Ve suyyirati-lcibâlu fekânet serâbân
Dağlar yürütülüp serap olacaktır.
اِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًاۙ ٢١
İnne cehenneme kânet mirsâdân
Cehennem, yalnız azgınları bekleyen yerdir. Dönecekleri yer orasıdır.
لِلطَّاغ۪ينَ مَاٰبًاۙ ٢٢
Littâġîne meâbân
Cehennem, yalnız azgınları bekleyen yerdir. Dönecekleri yer orasıdır.
لَابِث۪ينَ ف۪يهَٓا اَحْقَابًاۚ ٢٣
Lâbiśîne fîhâ ahkâbân
Orada çağlar boyunca (nice devirler) kalacaklardır.
لَا يَذُوقُونَ ف۪يهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًاۙ ٢٤
Lâ yeżûkûne fîhâ berden velâ şerâbân
Orada ne serinlik ne de içilecek bir şey tatmazlar; sadece kaynar su ve irin....
اِلَّا حَم۪يمًا وَغَسَّاقًاۙ ٢٥
İllâ hamîmen ve ġassâkân
Orada ne serinlik ne de içilecek bir şey tatmazlar; sadece kaynar su ve irin....
جَزَٓاءً وِفَاقًا ٢٦
Cezâen vifâkân
Orada ne serinlik ne de içilecek bir şey tatmazlar; sadece kaynar su ve irin....
اِنَّهُمْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ حِسَابًاۙ ٢٧
İnnehum kânû lâ yercûne hisâbân
Çünkü onlar, hesaba çekileceklerini sanmazlardı.
وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كِذَّابًاۜ ٢٨
Ve keżżebû bi-âyâtinâ kiżżâbân
Ayetlerimizi hep yalan sayıp dururlardı.
وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا ٢٩
Ve kulle şey-in ahsaynâhu kitâbân
Biz de herşeyi yazıp saymışızdır.
فَذُوقُوا فَلَنْ نَز۪يدَكُمْ اِلَّا عَذَابًا۟ ٣٠
Feżûkû felen nezîdekum illâ ‘ażâbân
Şöyle deriz: "Artık tadınız, bundan böyle size azabdan başka bir şey artırmayız."
اِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ مَفَازًاۙ ٣١
İnne lilmuttekîne mefâzân
Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, yaşıtlar ve dolu kadehler vardır.
حَدَٓائِقَ وَاَعْنَابًاۙ ٣٢
Hadâ-ika ve a’nâbân
Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, yaşıtlar ve dolu kadehler vardır.
وَكَوَاعِبَ اَتْرَابًاۙ ٣٣
Ve kevâ’ibe etrâbân
Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, yaşıtlar ve dolu kadehler vardır.
وَكَأْسًا دِهَاقًاۜ ٣٤
Ve ke/sen dihâkân
Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, yaşıtlar ve dolu kadehler vardır.
لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًاۚ ٣٥
Lâ yesme’ûne fîhâ laġven velâ kiżżâbân
Orada boş ve yalan söz işitmezler.
جَزَٓاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَٓاءً حِسَابًاۙ ٣٦
Cezâen min rabbike ‘atâen hisâbân
Bunlar Rabbinin katından, hesabları karşılığı verilenlerdir.
رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۙ الرَّحْمٰنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًاۙ ٣٧
Rabbi-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ-rrahmânis lâ yemlikûne minhu ḣitâbân
O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbidir. O, önünde kimsenin konuşmayacağı Rahman olan Allah'tır.
يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ صَفًّاۜ لَا يَتَكَلَّمُونَ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا ٣٨
Yevme yekûmu-rrûhu velmelâ-iketu saffâns lâ yetekellemûne illâ men eżine lehu-rrahmânu ve kâle savâbân
Cebrail ve meleklerin dizi dizi durdukları gün, Rahman olan Allah'ın izni olmadan kimse konuşamayacaktır. Konuştuğu zaman da doğruyu söyleyecektir.
ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ مَاٰبًا ٣٩
Żâlike-lyevmu-lhakkus femen şâe-tteḣaże ilâ rabbihi meâbân
İşte gerçek gün budur. Dileyen kimse, Rabbine götürecek bir yol benimser.
اِنَّٓا اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَر۪يبًاۚ يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا ٤٠
İnnâ enżernâkum ‘ażâben karîben yevme yenzuru-lmer-u mâ kaddemet yedâhu ve yekûlu-lkâfiru yâ leytenî kuntu turâbân
Sizi, yakın gelecekteki bir azabla uyardık; o gün kişi elleriyle sunduğuna bakar ve inkarcı da: "Keşke toprak olaydım" der.
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًاۙ ١
Ve-nnâzi’âti ġarkân
Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara and olsun,
وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًاۙ ٢
Ve-nnâşitâti neştân
Canları kolaylıkla alanlara and olsun,
وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًاۙ ٣
Ve-ssâbihâti sebhân
Yüzüp yüzüp gidenlere and olsun,
فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًاۙ ٤
Fe-ssâbikâti sebkân
Yarıştıkça yarışan ve işleri yöneten meleklere and olsun
فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًاۢ ٥
Felmudebbirâti emrân
Yarıştıkça yarışan ve işleri yöneten meleklere and olsun
يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُۙ ٦
Yevme tercufu-rrâcifetu
O gün bir sarsıntı sarsar.
تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُۜ ٧
Tetbe’uhâ-rrâdifetu
Peşinden bir diğeri gelir.
قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌۙ ٨
Kulûbun yevme-iżin vâcifetun
O gün kalbler titrer.
اَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌۢ ٩
Ebsâruhâ ḣâşi’atun
İnsanların gözleri yere döner.
يَقُولُونَ ءَاِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِۜ ١٠
Yekûlûne e-innâ lemerdûdûne fî-lhâfirati
Derler ki: "Biz eski halimize mi döndürüleceğiz?"
ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةًۜ ١١
E-iżâ kunnâ ‘izâmen naḣiraten
"Ufalanmış kemik olduğumuz zaman mı?"
قَالُوا تِلْكَ اِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌۢ ١٢
Kâlû tilke iżen kerratun ḣâsiratun
Derler ki: "O takdirde bu zararına bir dönüştür."
فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌۙ ١٣
Fe-innemâ hiye zecratun vâhidetun
Doğrusu bir tek çığlık yetecektir.
فَاِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِۜ ١٤
Fe-iżâ hum bi-ssâhirati
Hepsi hemen bir düzlüğe dökülecektir.
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ ١٥
Hel etâke hadîśu mûsâ
Musa'nın başından geçen olay sana geldi mi?
اِذْ نَادٰيهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۚ ١٦
İż nâdâhu rabbuhu bilvâdi-lmukaddesi tuvân
Tuva'da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti:
اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۘ ١٧
İżheb ilâ fir’avne innehu taġâ
"Firavun'a git; doğrusu o azmıştır."
فَقُلْ هَلْ لَكَ اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰىۙ ١٨
Fekul hel leke ilâ en tezekkâ
"Ona de ki: Arınmağa niyetin var mı?"
وَاَهْدِيَكَ اِلٰى رَبِّكَ فَتَخْشٰىۚ ١٩
Ve ehdiyeke ilâ rabbike fetaḣşâ
"Rabbine giden yolu göstereyim ki O'na saygı duyup korkasın."
فَاَرٰيهُ الْاٰيَةَ الْكُبْرٰىۘ ٢٠
Fe-erâhu-l-âyete-lkubrâ
Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi.
فَكَذَّبَ وَعَصٰىۘ ٢١
Fekeżżebe ve ’asâ
Ama Firavun yalanladı ve baş kaldırdı.
ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰىۘ ٢٢
Śumme edbera yes’â
Geri dönüp yürüdü.
فَحَشَرَ فَنَادٰىۘ ٢٣
Fehaşera fenâdâ
Adamlarını toplayıp seslendi:
فَقَالَ اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰىۘ ٢٤
Fekâle enâ rabbukumu-l-a’lâ
"Sizin en yüce rabbiniz benim" dedi.
فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُو۫لٰىۜ ٢٥
Fe-eḣażehuAllâhu nekâle-l-âḣirati vel-ûlâ
Allah bunun üzerine onu dünya ve ahiret azabına uğrattı.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۜ۟ ٢٦
İnne fî żâlike le’ibraten limen yaḣşâ
Doğrusu bunda Allah'tan korkan kimseye ders vardır.
ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَٓاءُۜ بَنٰيهَا۠ ٢٧
E-entum eşeddu ḣalkan emi-ssemâuc benâhâ
Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir.
رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ ٢٨
Rafe’a semkehâ fesevvâhâ
Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir.
وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ ٢٩
Ve aġtaşe leylehâ ve aḣrace duhâhâ
Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır.
وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَاۜ ٣٠
Vel-arda ba’de żâlike dehâhâ
Ardından yeri düzenlemiştir.
اَخْرَجَ مِنْهَا مَٓاءَهَا وَمَرْعٰيهَاۖ ٣١
Aḣrace minhâ mâehâ vemer’âhâ
Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir.
وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَاۙ ٣٢
Velcibâle ersâhâ
Dağları yerleştirmiştir.
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْۜ ٣٣
Metâ’an lekum veli-en’âmikum
Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.
فَاِذَا جَٓاءَتِ الطَّٓامَّةُ الْكُبْرٰىۘ ٣٤
Fe-iżâ câeti-ttâmmetu-lkubrâ
Güç yetirilemeyen en büyük baskın geldiği zaman, o gün, insan ne uğurda çalıştığını anlar.
يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَا سَعٰىۙ ٣٥
Yevme yeteżekkeru-l-insânu mâ se’â
Güç yetirilemeyen en büyük baskın geldiği zaman, o gün, insan ne uğurda çalıştığını anlar.
وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِمَنْ يَرٰى ٣٦
Ve burrizeti-lcahîmu limen yerâ
Cehennem her bakanın göreceği şekilde gösterilir.
فَاَمَّا مَنْ طَغٰىۙ ٣٧
Fe-emmâ men taġâ
İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.
وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۙ ٣٨
Ve âśera-lhayâte-ddunyâ
İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.
فَاِنَّ الْجَح۪يمَ هِيَ الْمَأْوٰىۜ ٣٩
Fe-inne-lcahîme hiye-lme/vâ
İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.
وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰىۙ ٤٠
Ve-emmâ men ḣâfe mekâme rabbihi ve nehâ-nnefse ‘ani-lhevâ
Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir.
فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوٰىۜ ٤١
Fe-inne-lcennete hiye-lme/vâ
Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ ٤٢
Yes-elûneke ‘ani-ssâ’ati eyyâne mursâhâ
Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar.
ف۪يمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَاۜ ٤٣
Fîme ente min żikrâhâ
Nerde senden onu anlatması?
اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَاۜ ٤٤
İlâ rabbike muntehâhâ
Onun bilgisi Rabbine aittir.
اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَاۜ ٤٥
İnnemâ ente munżiru men yaḣşâhâ
Sen sadece kıyametten korkanı uyaransın.
كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا ٤٦
Ke-ennehum yevme yeravnehâ lem yelbeśû illâ ‘aşiyyeten ev duhâhâ
Kıyameti gördükleri gün dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar.
عَبَسَ وَتَوَلّٰىۙ ١
‘Abese ve tevellâ
Yanına kör bir kimse geldi diye (Peygamber) yüzünü asıp çevirdi.
اَنْ جَٓاءَهُ الْاَعْمٰىۜ ٢
En câehu-l-a’mâ
Yanına kör bir kimse geldi diye (Peygamber) yüzünü asıp çevirdi.
وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰىۙ ٣
Vemâ yudrîke le’allehu yezzekkâ
Ne bilirsin, belki de o arınacak;
اَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰىۜ ٤
Ev yeżżekkeru fetenfe’ahu-żżikrâ
Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti.
اَمَّا مَنِ اسْتَغْنٰىۙ ٥
Emmâ meni-staġnâ
Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun.
فَاَنْتَ لَهُ تَصَدّٰىۜ ٦
Fe-ente lehu tesaddâ
Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun.
وَمَا عَلَيْكَ اَلَّا يَزَّكّٰىۜ ٧
Vemâ ‘aleyke ellâ yezzekkâ
Arınmak istememesinden sana ne?
وَاَمَّا مَنْ جَٓاءَكَ يَسْعٰىۙ ٨
Ve-emmâ men câeke yes’â
Sen, Allah'tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun.
وَهُوَ يَخْشٰىۙ ٩
Ve huve yaḣşâ
Sen, Allah'tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun.
فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰىۚ ١٠
Fe-ente ‘anhu telehhâ
Sen, Allah'tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun.
كَلَّٓا اِنَّهَا تَذْكِرَةٌۚ ١١
Kellâ innehâ teżkiratun
Dikkat et; bu Kuran bir öğüttür.
فَمَنْ شَٓاءَ ذَكَرَهُۢ ١٢
Femen şâe żekerahu
Dileyen onu öğüt kabul eder.
ف۪ي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍۙ ١٣
Fî suhufin mukerrametin
O, kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sahifeler üzerindedir.
مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍۙ ١٤
Merfû’atin mutahheratin
O, kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sahifeler üzerindedir.
بِاَيْد۪ي سَفَرَةٍۙ ١٥
Bi-eydî seferatin
İyi kimseler, saygıdeğer elçilerin eliyle yazılmıştır.
كِرَامٍ بَرَرَةٍۜ ١٦
Kirâmin beraratin
İyi kimseler, saygıdeğer elçilerin eliyle yazılmıştır.
قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُۜ ١٧
Kutile-l-insânu mâ ekferahu
Canı çıksın o insanın, o ne nankördür!
مِنْ اَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُۜ ١٨
Min eyyi şey-in ḣalekahu
Allah onu hangi şeyden yaratmış?
مِنْ نُطْفَةٍۜ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُۙ ١٩
Min nutfetin ḣalekahu fekadderahu
Onu meniden yaratıp merhalelerden geçirerek ona şekil vermiş;
ثُمَّ السَّب۪يلَ يَسَّرَهُۙ ٢٠
Śumme-ssebîle yesserahu
Sonra, yolu ona kolaylaştırmıştır.
ثُمَّ اَمَاتَهُ فَاَقْبَرَهُۙ ٢١
Śumme emâtehu feakberahu
Sonra onu öldürür ve kabre koyar.
ثُمَّ اِذَا شَٓاءَ اَنْشَرَهُ ٢٢
Śumme iżâ şâe enşerahu
Sonra, dilediği zaman onu tekrar diriltir.
كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَٓا اَمَرَهُۙ ٢٣
Kellâ lemmâ yakdi mâ emerahu
Hayır; Allah'ın kendisine buyurduğunu hala yerine getirmemiştir.
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِه۪ۙ ٢٤
Felyenzuri-l-insânu ilâ ta’âmihi
İnsan, yiyeceğine bir baksın;
اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّاۙ ٢٥
Ennâ sabebnâ-lmâe sabbân
Doğrusu suyu bol bol indirmekteyiz.
ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّاۙ ٢٦
Śumme şekaknâ-l-arda şakkân
Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz.
فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا حَبًّاۙ ٢٧
Fe-enbetnâ fîhâ habbân
Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz.
وَعِنَبًا وَقَضْبًاۙ ٢٨
Ve ’ineben ve kadbân
Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz.
وَزَيْتُونًا وَنَخْلًاۙ ٢٩
Ve zeytûnen ve naḣlân
Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz.
وَحَدَٓائِقَ غُلْبًاۙ ٣٠
Ve hadâ-ika ġulbân
Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz.
وَفَاكِهَةً وَاَبًّاۙ ٣١
Ve fâkiheten ve ebbân
Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz.
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْۜ ٣٢
Metâ’an lekum veli-en’âmikum
Bunlar sizin ve hayvanlarınız için geçimliktir.
فَاِذَا جَٓاءَتِ الصَّٓاخَّةُۘ ٣٣
Fe-iżâ câeti-ssâḣḣatu
O muazzam gürültü, kıyamet kopup geldiği zaman;
يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ اَخ۪يهِۙ ٣٤
Yevme yefirru-lmer-u min eḣîhi
O gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından, kaçar.
وَاُمِّهِ وَاَب۪يهِۙ ٣٥
Ve ummihi ve ebîhi
O gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından, kaçar.
وَصَاحِبَتِه۪ وَبَن۪يهِۜ ٣٦
Ve sâhibetihi ve benîhi
O gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından, kaçar.
لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْن۪يهِۜ ٣٧
Likulli-mri-in minhum yevme-iżin şe/nun yuġnîhi
O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌۙ ٣٨
Vucûhun yevme-iżin musfiratun
O gün bir takım yüzler aydınlıktır, gülmekte ve sevinmektedir.
ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌۚ ٣٩
Dâhiketun mustebşiratun
O gün bir takım yüzler aydınlıktır, gülmekte ve sevinmektedir.
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌۙ ٤٠
Ve vucûhun yevme-iżin ‘aleyhâ ġaberatun
O gün birtakım yüzler de tozlanmış ve onları karanlık bürümüştür.
تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌۜ ٤١
Terhekuhâ kateratun
O gün birtakım yüzler de tozlanmış ve onları karanlık bürümüştür.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ ٤٢
Ulâ-ike humu-lkeferatu-lfeceratu
İşte bunlar inkarcı olanlar, Allah'ın buyruğundan çıkanlardır.
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْۙۖ ١
İżâ-şşemsu kuvvirat
Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman;
وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْۙۖ ٢
Ve-iżâ-nnucûmu-nkederat
Yıldızlar düşüp, söndüğü zaman;
وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْۙۖ ٣
Ve-iżâ-lcibâlu suyyirat
Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman;
وَاِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْۙۖ ٤
Ve-iżâ-l’işâru ‘uttilet
Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman;
وَاِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْۙۖ ٥
Ve-iżâ-lvuhûşu huşirat
Yabani hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman;
وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْۙۖ ٦
Ve-iżâ-lbihâru succirat
Denizler kaynaştırıldığı zaman;
وَاِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْۙۖ ٧
Ve-iżâ-nnufûsu zuvvicet
Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman;
وَاِذَا الْمَوْءُ۫دَةُ سُئِلَتْۙ ٨
Ve-iżâ-lmev-ûdetu su-ilet
Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman;
بِاَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْۚ ٩
Bi-eyyi żenbin kutilet
Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman;
وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْۙۖ ١٠
Ve-iżâ-ssuhufu nuşirat
Amel defterleri açıldığı zaman;
وَاِذَا السَّمَٓاءُ كُشِطَتْۙۖ ١١
Ve-iżâ-ssemâu kuşitat
Gök yerinden oynatıldığı zaman;
وَاِذَا الْجَح۪يمُ سُعِّرَتْۙۖ ١٢
Ve-iżâ-lcahîmu su’’irat
Cehennem alevlendirildiği zaman;
وَاِذَا الْجَنَّةُ اُزْلِفَتْۙۖ ١٣
Ve-iżâ-lcennetu uzlifet
Cennet yaklaştırıldığı zaman;
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَٓا اَحْضَرَتْۜ ١٤
‘Alimet nefsun mâ ahdarat
İnsanoğlu önceden ne hazırladığını görecektir.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِۙ ١٥
Felâ uksimu bilḣunnesi
Gündüz sinip geceleri gözüken gezegenlere and olsun;
اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِۙ ١٦
Elcevâri-lkunnesi
Gündüz sinip geceleri gözüken gezegenlere and olsun;
وَالَّيْلِ اِذَا عَسْعَسَۙ ١٧
Velleyli iżâ ‘as’ase
Kararmaya başlayan geceye and olsun;
وَالصُّبْحِ اِذَا تَنَفَّسَۙ ١٨
Ve-ssubhi iżâ teneffese
Ağarmaya başlayan sabaha and olsun ki,
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۙ ١٩
İnnehu lekavlu rasûlin kerîmin
Bu Kuran, arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.
ذ۪ي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَك۪ينٍۙ ٢٠
Żî kuvvetin ‘inde żî-l’arşi mekînin
Bu Kuran, arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.
مُطَاعٍ ثَمَّ اَم۪ينٍۜ ٢١
Mutâ’in śemme emînin
Bu Kuran, arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.
وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍۚ ٢٢
Vemâ sâhibukum bimecnûnin
Arkadaşınız (Muhammed) asla deli değildir.
وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُب۪ينِۚ ٢٣
Ve lekad raâhu bil-ufuki-lmubîni
And olsun ki, o, Cebrail'i apaçık ufukta görmüştür.
وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَن۪ينٍۚ ٢٤
Vemâ huve ‘alâ-lġaybi bidanînin
Peygamber, görülmeyenler hakkında söylediklerinden ötürü töhmet altında tutulamaz.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۚ ٢٥
Vemâ huve bikavli şeytânin racîmin
Bu Kuran, kovulmuş şeytanın sözü olamaz.
فَاَيْنَ تَذْهَبُونَۜ ٢٦
Fe-eyne teżhebûne
Nereye gidiyorsunuz?
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَۙ ٢٧
İn huve illâ żikrun lil’âlemîne
Kuran, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve alemlere bir öğüttür.
لِمَنْ شَٓاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَق۪يمَ ٢٨
Limen şâe minkum en yestekîme
Kuran, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve alemlere bir öğüttür.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ٢٩
Vemâ teşâûne illâ en yeşâaAllâhu rabbu-l’âlemîne
Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.
اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْۙ ١
İżâ-ssemâu-nfetarat
Gök yarıldığı zaman,
وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْۙ ٢
Ve-iżâ-lkevâkibu-nteśerat
Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman,
وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْۙ ٣
Ve-iżâ-lbihâru fuccirat
Denizler kaynaştığı zaman,
وَاِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْۙ ٤
Ve-iżâ-lkubûru bu’śirat
Kabirlerin içi dışa çıktığı zaman,
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَاَخَّرَتْۜ ٥
‘Alimet nefsun mâ kaddemet ve aḣḣarat
İnsanoğlu, ne yaptığını ve ne yapmadığını görür.
يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِۙ ٦
Yâ eyyuhâ-l-insânu mâ ġarrake birabbike-lkerîmi
Ey insanoğlu! Seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?
اَلَّذ۪ي خَلَقَكَ فَسَوّٰيكَ فَعَدَلَكَۙ ٧
Elleżî ḣalekake fesevvâke fe’adeleke
Ey insanoğlu! Seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?
ف۪ٓي اَيِّ صُورَةٍ مَا شَٓاءَ رَكَّبَكَۜ ٨
Fî eyyi sûratin mâ şâe rakkebeke
Ey insanoğlu! Seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?
كَلَّا بَلْ تُكَذِّبُونَ بِالدّ۪ينِۙ ٩
Kellâ bel tukeżżibûne bi-ddîni
Hayır, hayır; doğrusu siz dini yalanlıyorsunuz.
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظ۪ينَۙ ١٠
Ve-inne ‘aleykum lehâfizîne
Oysa, yaptıklarınızı bilen değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler.
كِرَامًا كَاتِب۪ينَۙ ١١
Kirâmen kâtibîne
Oysa, yaptıklarınızı bilen değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler.
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ ١٢
Ya’lemûne mâ tef’alûne
Oysa, yaptıklarınızı bilen değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler.
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍۚ ١٣
İnne-l-ebrâra lefî na’îmin
İyiler şüphesiz nimet içindedirler.
وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍۚ ١٤
Ve-inne-lfuccâra lefî cahîmin
Allah'ın buyruğundan çıkanlar cehennemdedirler.
يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ الدّ۪ينِ ١٥
Yaslevnehâ yevme-ddîni
Din Günü oraya girerler.
وَمَا هُمْ عَنْهَا بِغَٓائِب۪ينَۜ ١٦
Vemâ hum ‘anhâ biġâ-ibîne
Oradan bir daha ayrılamazlar.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الدّ۪ينِۙ ١٧
Vemâ edrâke mâ yevmu-ddîni
Din gününün ne olduğunu sen nereden bilirsin?
ثُمَّ مَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الدّ۪ينِۜ ١٨
Śumme mâ edrâke mâ yevmu-ddîni
Evet, din gününün ne olduğunu nereden bileceksin?
يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْـًٔاۜ وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ ١٩
Yevme lâ temliku nefsun linefsin şey-âns vel-emru yevme-iżin liAllâhi
O gün, kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.
وَيْلٌ لِلْمُطَفِّف۪ينَۙ ١
Veylun lil-mutaffifîne
İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!
اَلَّذ۪ينَ اِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَۘ ٢
Elleżîne iżâ-ktâlû ‘alâ-nnâsi yestevfûne
İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!
وَاِذَا كَالُوهُمْ اَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَۜ ٣
Ve-iżâ kâlûhum ev vezenûhum yuḣsirûne
İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!
اَلَا يَظُنُّ اُو۬لٰٓئِكَ اَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَۙ ٤
Elâ yazunnu ulâ-ike ennehum meb’ûśûne
Bunlar, büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?
لِيَوْمٍ عَظ۪يمٍۙ ٥
Liyevmin ‘azîmin
Bunlar, büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?
يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ٦
Yevme yekûmu-nnâsu lirabbi-l’âlemîne
O gün insanlar Alemlerin Rabbinin huzurunda dururlar.
كَلَّٓا اِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَف۪ي سِجّ۪ينٍۜ ٧
Kellâ inne kitâbe-lfuccâri lefî siccînin
Sakının; Allah'ın buyruğundan dışarı çıkanlar, muhakkak "Siccin" adlı defterde yazılıdır.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا سِجّ۪ينٌۜ ٨
Vemâ edrâke mâ siccînun
Siccin'in ne olduğunu sen nerden bilirsin?
كِتَابٌ مَرْقُومٌۜ ٩
Kitâbun merkûmun
O, yazılmış bir kitaptır.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَۙ ١٠
Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîne
Yalanlayanların o gün vay haline!
اَلَّذ۪ينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۜ ١١
Elleżîne yukeżżibûne biyevmi-ddîni
Onlar, kıyamet gününü yalanlamış olanlardır.
وَمَا يُكَذِّبُ بِه۪ٓ اِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ اَث۪يمٍۙ ١٢
Vemâ yukeżżibu bihi illâ kullu mu’tedin eśîmin
Oysa onu mütecaviz günahkardan başka kimse yalanlamaz.
اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَۜ ١٣
İżâ tutlâ ‘aleyhi âyâtunâ kâle esâtîru-l-evvelîne
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman "Öncekilerin masalları" der.
كَلَّا بَلْ۔ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ١٤
Kellâs belse râne ‘alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûne
Hayır, hayır; onların kazandıkları kalblerini paslandırıp körletmiştir.
كَلَّٓا اِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَۜ ١٥
Kellâ innehum ‘an rabbihim yevme-iżin lemahcûbûne
Hayır; doğrusu onlar o gün, Rablerinden yoksun kalacaklardır.
ثُمَّ اِنَّهُمْ لَصَالُوا الْجَح۪يمِۜ ١٦
Śumme innehum lesâlû-lcahîmi
Sonra onlar, şüphesiz, cehenneme gireceklerdir.
ثُمَّ يُقَالُ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَۜ ١٧
Śumme yukâlu hâżâ-lleżî kuntum bihi tukeżżibûne
Sonra da: "yalanlayıp durduğunuz işte budur" denecektir.
كَلَّٓا اِنَّ كِتَابَ الْاَبْرَارِ لَف۪ي عِلِّيّ۪ينَۜ ١٨
Kellâ inne kitâbe-l-ebrâri lefî ‘illiyyîne
Ama iyilerin defteri yüksek katlardadır.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا عِلِّيُّونَۜ ١٩
Vemâ edrâke mâ ‘illiyyûne
O yüksek katların ne olduğunu sen bilir misin?
كِتَابٌ مَرْقُومٌۙ ٢٠
Kitâbun merkûmun
O, gözde meleklerin gördüğü, yazılı bir kitapdır.
يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَۜ ٢١
Yeşheduhu-lmukarrabûne
O, gözde meleklerin gördüğü, yazılı bir kitapdır.
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍۙ ٢٢
İnne-l-ebrâra lefî na’îmin
İyiler, şüphesiz, nimet içinde ve tahtlar üzerinde etrafı seyrederler.
عَلَى الْاَرَٓائِكِ يَنْظُرُونَۙ ٢٣
‘Alâ-l-erâ-iki yenzurûne
İyiler, şüphesiz, nimet içinde ve tahtlar üzerinde etrafı seyrederler.
تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّع۪يمِۚ ٢٤
Ta’rifu fî vucûhihim nadrate-nna’îmi
Onları, yüzlerindeki nimet pırıltısından tanırsın.
يُسْقَوْنَ مِنْ رَح۪يقٍ مَخْتُومٍۙ ٢٥
Yuskavne min rahîkin maḣtûmin
Sonunda misk kokusu bırakan, ağzı kapalı saf bir içecekten içerler. İyi şeyler için yarışanlar, bunun için yarışsınlar.
خِتَامُهُ مِسْكٌۜ وَف۪ي ذٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَۜ ٢٦
Ḣitâmuhu miskunc vefî żâlike felyetenâfesi-lmutenâfisûne
Sonunda misk kokusu bırakan, ağzı kapalı saf bir içecekten içerler. İyi şeyler için yarışanlar, bunun için yarışsınlar.
وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْن۪يمٍۙ ٢٧
Ve mizâcuhu min tesnîmin
Onun katkısı gözdelerin içtiği yüce kaynaktandır.
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَۜ ٢٨
‘Aynen yeşrabu bihâ-lmukarrabûne
Onun katkısı gözdelerin içtiği yüce kaynaktandır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يَضْحَكُونَۘ ٢٩
İnne-lleżîne ecramû kânû mine-lleżîne âmenû yadhakûne
Suçlular, şüphesiz, inanmış olanlara gülerlerdi.
وَاِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَۘ ٣٠
Ve-iżâ merrû bihim yeteġâmezûne
Yanlarından geçtikleri zaman da birbirlerine göz kırparlardı.
وَاِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِه۪ينَۘ ٣١
Ve-iżâ-nkalebû ilâ ehlihimu-nkalebû fekihîne
Taraftarlarına vardıklarında bununla eğlenirlerdi.
وَاِذَا رَاَوْهُمْ قَالُٓوا اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَضَٓالُّونَۙ ٣٢
Ve-iżâ raevhum kâlû inne hâulâ-i ledâllûne
İnananları gördükleri zaman: "Doğrusu bunlar sapık olanlardır" derlerdi.
وَمَٓا اُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظ۪ينَۜ ٣٣
Vemâ ursilû ‘aleyhim hâfizîne
Oysa kendileri, inananlara gözcü olarak gönderilmemişlerdi.
فَالْيَوْمَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَۙ ٣٤
Felyevme-lleżîne âmenû mine-lkuffâri yadhakûne
Bugün de, inananlar inkarcılara gülerler.
عَلَى الْاَرَٓائِكِ يَنْظُرُونَۜ ٣٥
‘Alâ-l-erâ-iki yenzurûne
Tahtlar üzerinde, inkarcıların yaptıkları şeylerin karşılığının nasıl verildiğini seyrederler.
هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ ٣٦
Hel śuvvibe-lkuffâru mâ kânû yef’alûne
Tahtlar üzerinde, inkarcıların yaptıkları şeylerin karşılığının nasıl verildiğini seyrederler.
اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْۙ ١
İżâ-ssemâu-nşekkat
Gök yarılıp Rabbine boyun eğdiği zaman, ki gök boyun eğecektir.
وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْۙ ٢
Ve eżinet lirabbihâ ve hukkat
Gök yarılıp Rabbine boyun eğdiği zaman, ki gök boyun eğecektir.
وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْۙ ٣
Ve-iżâ-l-ardu muddet
Yer düzeltilip, içinde olanları dışarı atarak boşaldığı zaman ve yer Rabbine boyun eğdiği zaman, ki yer boyun eğecektir
وَاَلْقَتْ مَا ف۪يهَا وَتَخَلَّتْۙ ٤
Ve elkat mâ fîhâ ve teḣallet
Yer düzeltilip, içinde olanları dışarı atarak boşaldığı zaman ve yer Rabbine boyun eğdiği zaman, ki yer boyun eğecektir
وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْۜ ٥
Ve eżinet lirabbihâ ve hukkat
Yer düzeltilip, içinde olanları dışarı atarak boşaldığı zaman ve yer Rabbine boyun eğdiği zaman, ki yer boyun eğecektir
يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ اِنَّكَ كَادِحٌ اِلٰى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاق۪يهِۚ ٦
Yâ eyyuhâ-l-insânu inneke kâdihun ilâ rabbike kedhan femulâkîhi
Ey insanoğlu! Sen Rabbine kavuşuncaya kadar çalışıp çabalarsın, sonunda O'na kavuşacaksın.
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ۙ ٧
Fe-emmâ men ûtiye kitâbehu biyemînihi
Amel defteri kendisine sağından verilen kimse, kolay geçireceği bir hesaba çekilir ve arkadaşlarının yanına sevinçle döner.
فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَس۪يرًاۙ ٨
Fesevfe yuhâsebu hisâben yesîrân
Amel defteri kendisine sağından verilen kimse, kolay geçireceği bir hesaba çekilir ve arkadaşlarının yanına sevinçle döner.
وَيَنْقَلِبُ اِلٰٓى اَهْلِه۪ مَسْرُورًاۜ ٩
Ve yenkalibu ilâ ehlihi mesrûrân
Amel defteri kendisine sağından verilen kimse, kolay geçireceği bir hesaba çekilir ve arkadaşlarının yanına sevinçle döner.
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ وَرَٓاءَ ظَهْرِه۪ۙ ١٠
Ve emmâ men ûtiye kitâbehu ve râe zahrihi
Ama amel defteri kendisine arkasından verilen kimse: "Mahvoldum" diye bağırır ve çılgın alevli cehenneme girer.
فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًاۙ ١١
Fesevfe yed’û śubûrân
Ama amel defteri kendisine arkasından verilen kimse: "Mahvoldum" diye bağırır ve çılgın alevli cehenneme girer.
وَيَصْلٰى سَع۪يرًاۜ ١٢
Ve yaslâ se’îrân
Ama amel defteri kendisine arkasından verilen kimse: "Mahvoldum" diye bağırır ve çılgın alevli cehenneme girer.
اِنَّهُ كَانَ ف۪ٓي اَهْلِه۪ مَسْرُورًا ١٣
İnnehu kâne fî ehlihi mesrûrân
Çünkü o, dünyada, adamlarının yanında iken zevk içindeydi.
اِنَّهُ ظَنَّ اَنْ لَنْ يَحُورَۚۛ ١٤
İnnehu zanne en len yehûra
Zira; o, bir daha dirilip dönmeyeceğini sanmıştı.
بَلٰىۚۛ اِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِه۪ بَص۪يرًاۜ ١٥
Belâ inne rabbehu kâne bihi basîrân
Bilin ki, Rabbi onu şüphesiz görmekteydi.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِالشَّفَقِۙ ١٦
Felâ uksimu bi-şşefaki
Akşamın alaca karanlığına and olsun;
وَالَّيْلِ وَمَا وَسَقَۙ ١٧
Velleyli vemâ vesake
Geceye ve gecenin içinde olan şeylere and olsun;
وَالْقَمَرِ اِذَا اتَّسَقَۙ ١٨
Velkameri iżâ-ttesake
Dolunay halindeki aya and olsun ki:
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍۜ ١٩
Leterkebunne tabekan ‘an tabakin
Şüphesiz siz bir durumdan diğerine uğratılacaksınız. (tabakadan tabakaya bineceksiniz)
فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَۙ ٢٠
Femâ lehum lâ yu/minûne
Onlara ne oluyor da inanmıyorlar?
وَاِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْاٰنُ لَا يَسْجُدُونَۜ ۩ ٢١ ۩
Ve-iżâ kuri-e ‘aleyhimu-lkur-ânu lâ yescudûne
Onlara Kuran okunduğu zaman neden secde etmiyorlar?
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَۘ ٢٢
Beli-lleżîne keferû yukeżżibûne
Aksine, inkarcılar yalanlıyorlar.
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَۘ ٢٣
VaAllâhu a’lemu bimâ yû’ûne
Oysa, Allah, onların sakladıklarını çok iyi bilir.
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ ٢٤
Febeşşirhum bi’ażâbin elîmin
Onlara can yakıcı azabı müjde et.
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ ٢٥
İllâ-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti lehum ecrun ġayru memnûnin
Yalnız, inanıp yararlı işler işleyenlere, onlara, kesintisiz ecir vardır.
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِۙ ١
Ve-ssemâ-i żâti-lburûci
İçinde burçları bulunan göğe and olsun;
وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِۙ ٢
Velyevmi-lmev’ûdi
Söz verilen kıyamet gününe and olsun;
وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍۜ ٣
Ve şâhidin ve meşhûdin
Şahitlik edene ve edilene and olsun ki, insanlar öldükten sonra diriltileceklerdir.
قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِۙ ٤
Kutile ashâbu-l-uḣdûdi
Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenler kahrolmuştur!
اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِۙ ٥
Ennâri żâti-lvekûdi
Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenler kahrolmuştur!
اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌۙ ٦
İż hum ‘aleyhâ ku’ûdun
Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenler kahrolmuştur!
وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ شُهُودٌۜ ٧
Vehum ‘alâ mâ yef’alûne bilmu/minîne şuhûdun
Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenler kahrolmuştur!
وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ ٨
Vemâ nekamû minhum illâ en yu/minû biAllâhi-l’azîzi-lhamîdi
Bu inkarcıların, inananlara kızmaları; onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan ve övülmeğe layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalarındandı. Allah her şeye şahiddir.
اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌۜ ٩
Elleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ardic vaAllâhu ‘alâ kulli şey-in şehîdun
Bu inkarcıların, inananlara kızmaları; onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan ve övülmeğe layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalarındandı. Allah her şeye şahiddir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَر۪يقِۜ ١٠
İnne-lleżîne fetenû-lmu/minîne velmu/minâti śümme lem yetûbû felehum ‘ażâbu cehenneme ve lehum ‘ażâbu-lharîki
Ama inanmış erkek ve kadınlara işkence ederek onları dinlerinden çevirmeğe uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, onlara cehennem azabı vardır. Yakıcı azap da onlaradır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْكَب۪يرُۜ ١١
İnne-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti lehum cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâruc żâlike-lfevzu-lkebîru
Şüphesiz inanıp yararlı işler işleyenlere, onlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler vardır. Bu, büyük kurtuluştur.
اِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَد۪يدٌۜ ١٢
İnne batşe rabbike leşedîdun
Doğrusu Rabbinin yakalaması amansızdır.
اِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُع۪يدُۚ ١٣
İnnehu huve yubdi-u ve yu’îdu
Önce yaratıp sonra bunu tekrar eden O'dur.
وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُۙ ١٤
Ve huve-lġafûru-lvedûdu
Yüce arşın sahibi, çok seven, bağışlayan O'dur.
ذُو الْعَرْشِ الْمَج۪يدُۙ ١٥
Żû-l’arşi-lmecîdi
Yüce arşın sahibi, çok seven, bağışlayan O'dur.
فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُۜ ١٦
Fa’’âlun limâ yurîdu
Her dilediğini mutlaka yapandır.
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْجُنُودِۙ ١٧
Hel etâke hadîśu-lcunûdi
Firavun ve Semud ordularının haberi sana geldi mi?
فِرْعَوْنَ وَثَمُودَۜ ١٨
Fir’avne ve śemûde
Firavun ve Semud ordularının haberi sana geldi mi?
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي تَكْذ۪يبٍۙ ١٩
Beli-lleżîne keferû fî tekżîbin
Doğrusu inkar edenler, hep yalanlayagelmişlerdir.
وَاللّٰهُ مِنْ وَرَٓائِهِمْ مُح۪يطٌۚ ٢٠
VaAllâhu min verâ-ihim muhîtun
Oysa Allah onları ardlarından çevirmiştir.
بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَج۪يدٌۙ ٢١
Bel huve kur-ânun mecîdun
Doğrusu sana vahyedilen bu Kitap, Levhi Mahfuz'da bulunan şanlı bir Kuran'dır.
ف۪ي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ ٢٢
Fî levhin mahfûzin
Doğrusu sana vahyedilen bu Kitap, Levhi Mahfuz'da bulunan şanlı bir Kuran'dır.
وَالسَّمَٓاءِ وَالطَّارِقِۙ ١
Ve-ssemâ-i ve-ttâriki
Göğe ve Tarık'a and olsun;
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الطَّارِقُۙ ٢
Vemâ edrâke mâ-ttâriku
Tarık'ın ne olduğunu sen bilir misin?
اَلنَّجْمُ الثَّاقِبُۙ ٣
Ennecmu-śśâkibu
O, (ışığıyla karanlığı) delen yıldızdır.
اِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌۜ ٤
İn kullu nefsin lemmâ ‘aleyhâ hâfizun
Üzerinde gözetici olmayan kimse yoktur.
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَۜ ٥
Felyenzuri-l-insânu mimme ḣulike
Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.
خُلِقَ مِنْ مَٓاءٍ دَافِقٍۙ ٦
Ḣulika min mâ-in dâfikin
O, erkek ve kadının beli ile kaburga kemikleri arasından atılagelen bir sudan yaratılmıştır.
يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَٓائِبِۜ ٧
Yaḣrucu min beyni-ssulbi ve-tterâ-ibi
O, erkek ve kadının beli ile kaburga kemikleri arasından atılagelen bir sudan yaratılmıştır.
اِنَّهُ عَلٰى رَجْعِه۪ لَقَادِرٌۜ ٨
İnnehu ‘alâ rac’ihi lekâdirun
Şüphesiz Allah, gizliliklerin ortaya çıkacağı gün, insanı tekrar yaratmaya Kadir'dir.
يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُۙ ٩
Yevme tublâ-sserâ-iru
Şüphesiz Allah, gizliliklerin ortaya çıkacağı gün, insanı tekrar yaratmaya Kadir'dir.
فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍۜ ١٠
Femâ lehu min kuvvetin velâ nâsirin
O gün, insanın gücü de, yardımcısı da olmaz.
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الرَّجْعِۙ ١١
Ve-ssemâ-iżâti-rrac’i
Dönüşlü göğe ve yarılan yeryüzüne and olsun ki,
وَالْاَرْضِ ذَاتِ الصَّدْعِۙ ١٢
Vel-ardi żâti-ssad’i
Dönüşlü göğe ve yarılan yeryüzüne and olsun ki,
اِنَّهُ لَقَوْلٌ فَصْلٌۙ ١٣
İnnehu lekavlun faslun
Doğrusu bu Kuran kesin bir sözdür.
وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِۜ ١٤
Vemâ huve bil-hezli
O, eğlence için değildir.
اِنَّهُمْ يَك۪يدُونَ كَيْدًاۙ ١٥
İnnehum yekîdûne keydân
Gerçekten onlar düzen kuruyorlar.
وَاَك۪يدُ كَيْدًاۚ ١٦
Ve ekîdu keydân
Ben de bir düzen kurmaktayım.
فَمَهِّلِ الْكَافِر۪ينَ اَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًا ١٧
Femehhili-lkâfirîne emhilhum ruveydân
Sen inkarcılara mehil ver; onlara mukabeleyi biraz geri bırak.
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰىۙ ١
Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ
Yüce Rabbinin adını tesbih et.
اَلَّذ۪ي خَلَقَ فَسَوّٰىۙۖ ٢
Elleżî ḣaleka fesevvâ
O, yaratıp şekil vermiştir.
وَالَّذ۪ي قَدَّرَ فَهَدٰىۙۖ ٣
Velleżî kaddera fehedâ
O, her şeyi ölçüyle yapıp doğru yolu göstermiştir.
وَالَّذ۪ٓي اَخْرَجَ الْمَرْعٰىۙۖ ٤
Velleżî aḣrace-lmer’â
O, yeşillikler bitirmiştir.
فَجَعَلَهُ غُثَٓاءً اَحْوٰىۜ ٥
Fece’alehu ġuśâen ahvâ
Sonra da onları siyah çerçöpe çevirmiştir.
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسٰىۙ ٦
Senukri-uke felâ tensâ
Sana Kuran'ı Biz okutacağız ve asla unutmayacaksın;
اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفٰىۜ ٧
İllâ mâ şâaAllâhuc innehu ya’lemu-lcehra vemâ yaḣfâ
Allah'ın dilediği bundan müstesnadır. Doğrusu açığı da, gizliyi de bilen O'dur.
وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرٰىۚ ٨
Ve nuyessiruke lilyusrâ
Kolay olanı yapmayı sana kolaylaştırırız.
فَذَكِّرْ اِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰىۜ ٩
Feżekkir in nefe’ati-żżikrâ
Faydalı olacaksa insanlara öğüt ver.
سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰىۙ ١٠
Seyeżżekkeru men yaḣşâ
Allah'tan korkan öğüt alacaktır.
وَيَتَجَنَّبُهَا الْاَشْقٰىۙ ١١
Ve yetecennebuhâ-l-eşkâ
Bedbaht olan ondan kaçınacaktır.
اَلَّذ۪ي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرٰىۚ ١٢
Elleżî yaslâ-nnâra-lkubrâ
O, en büyük ateşe yaslanacaktır.
ثُمَّ لَا يَمُوتُ ف۪يهَا وَلَا يَحْيٰىۜ ١٣
Śumme lâ yemûtu fîhâ velâ yahyâ
O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰىۙ ١٤
Kad efleha men tezekkâ
Arınmış olan, Rabbinin adını anıp namaz kılan, saadete erişecektir.
وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّه۪ فَصَلّٰىۜ ١٥
Ve żekera-sme rabbihi fesallâ
Arınmış olan, Rabbinin adını anıp namaz kılan, saadete erişecektir.
بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۘ ١٦
Bel tu/śirûne-lhayâte-ddunyâ
Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ ١٧
Vel-âḣiratu ḣayrun ve ebkâ
Oysa ahiret daha iyi ve daha bakidir.
اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰىۙ ١٨
İnne hâżâ lefî-ssuhufi-l-ûlâ
Doğrusu bu hükümler ilk sahifelerde, İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde de vardır.
صُحُفِ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى ١٩
Suhufi ibrâhîme ve mûsâ
Doğrusu bu hükümler ilk sahifelerde, İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde de vardır.
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْغَاشِيَةِۜ ١
Hel etâke hadîśu-lġâşiyeti
Her şeyi kaplayacak kıyametin haberi sana gelmedi mi?
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌۙ ٢
Vucûhun yevme-iżin ḣâşi’atun
O gün bir takım yüzler zillete bürünmüştür.
عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌۙ ٣
‘Âmiletun nâsibetun
Zor işler altında bitkin düşmüştür.
تَصْلٰى نَارًا حَامِيَةًۙ ٤
Teslâ nâran hâmiyeten
Yakıcı ateşe yaslanırlar.
تُسْقٰى مِنْ عَيْنٍ اٰنِيَةٍۜ ٥
Tuskâ min ‘aynin âniyetin
Kızgın bir kaynaktan içirilirler.
لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلَّا مِنْ ضَر۪يعٍۙ ٦
Leyse lehum ta’âmun illâ min darî’in
Semirtmeyen, açlığı gidermeyen kötü kokulu (kuru) bir dikenden başka yiyecekleri yoktur.
لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْن۪ي مِنْ جُوعٍۜ ٧
Lâ yusminu velâ yuġnî min cû’in
Semirtmeyen, açlığı gidermeyen kötü kokulu (kuru) bir dikenden başka yiyecekleri yoktur.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌۙ ٨
Vucûhun yevme-iżin nâ’imetun
İnanmış olanların yüzleri, o gün, pırıl pırıldır.
لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌۙ ٩
Lisa’yihâ râdiyetun
Yaptıklarından hoşnuddurlar.
ف۪ي جَنَّةٍ عَالِيَةٍۙ ١٠
Fî cennetin ‘âliyetin
Yüksek bir cennettedirler.
لَا تَسْمَعُ ف۪يهَا لَاغِيَةًۜ ١١
Lâ tesme’u fîhâ lâġiyeten
Orada boş söz işitmezler.
ف۪يهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌۢ ١٢
Fîhâ ‘aynun câriyetun
Orada akan kaynak vardır.
ف۪يهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌۙ ١٣
Fîhâ sururun merfû’atun
Orada, yükseltilmiş tahtlar vardır.
وَاَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌۙ ١٤
Ve ekvâbun mevdû’atun
Yerleştirilmiş kaseler,
وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌۙ ١٥
Ve nemâriku masfûfetun
Sıra sıra yastıklar,
وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌۜ ١٦
Ve zerâbiyyu mebśûśetun
Serilmiş, yumuşak tüylü halılar vardır.
اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ۠ ١٧
Efelâ yenzurûne ilâ-l-ibili keyfe ḣulikat
Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?
وَاِلَى السَّمَٓاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ۠ ١٨
Ve-ilâ-ssemâ-i keyfe rufi’at
Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?
وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ۠ ١٩
Ve-ilâ-lcibâli keyfe nusibet
Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?
وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ۠ ٢٠
Ve-ilâ-l-ardi keyfe sutihat
Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?
فَذَكِّرْ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌۜ ٢١
Feżekkir innemâ ente mużekkirun
Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍۙ ٢٢
Leste ‘aleyhim bimusaytirin
Sen, onlara zor kullanacak değilsin.
اِلَّا مَنْ تَوَلّٰى وَكَفَرَۙ ٢٣
İllâ men tevellâ ve kefera
Ama kim yüz çevirir, inkar ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.
فَيُعَذِّبُهُ اللّٰهُ الْعَذَابَ الْاَكْبَرَۜ ٢٤
Feyu’ażżibuhuAllâhu-l’ażâbe-l-ekbera
Ama kim yüz çevirir, inkar ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.
اِنَّ اِلَيْنَٓا اِيَابَهُمْۙ ٢٥
İnne ileynâ iyâbehum
Doğrusu onların dönüşü Bize'dir.
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ ٢٦
Śumme inne ‘aleynâ hisâbehum
Şüphesiz sonra hesaplarını görmek de Bize düşmektedir.
وَالْفَجْرِۙ ١
Vel-fecri
Tanyerinin ağarmasına and olsun;
وَلَيَالٍ عَشْرٍۙ ٢
Ve leyâlin ‘aşrin
Zilhicce ayının ilk on gecesine and olsun;
وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِۙ ٣
Ve-şşef’i vel-vetri
Herşeyin çiftine de, tekine de and olsun;
وَالَّيْلِ اِذَا يَسْرِۚ ٤
Velleyli iżâ yesri
Gelip geçen geceye and olsun ki, bunların her biri akıl sahibi için birer yemine değmez mi?
هَلْ ف۪ي ذٰلِكَ قَسَمٌ لِذ۪ي حِجْرٍۜ ٥
Hel fî żâlike kasemun liżî hicrin
Gelip geçen geceye and olsun ki, bunların her biri akıl sahibi için birer yemine değmez mi?
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍۙۖ ٦
Elem tera keyfe fe’ale rabbuke bi’âdin
Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Ad milletine ne ettiğini görmedin mi?
اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِۙۖ ٧
İrame żâti-l’imâdi
Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Ad milletine ne ettiğini görmedin mi?
اَلَّت۪ي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِۙۖ ٨
Elletî lem yuḣlak miśluhâ fî-lbilâdi
Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Ad milletine ne ettiğini görmedin mi?
وَثَمُودَ الَّذ۪ينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِۙۖ ٩
Ve śemûde-lleżîne câbû-ssaḣra bil-vâdi
Vadide kayaları kesip yontan Semud milletine, memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgunculuğu artıran, sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun'a Rabbinin ne ettiğini görmedin mi?
وَفِرْعَوْنَ ذِي الْاَوْتَادِۙۖ ١٠
Ve fir’avne żî-l-evtâdi
Vadide kayaları kesip yontan Semud milletine, memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgunculuğu artıran, sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun'a Rabbinin ne ettiğini görmedin mi?
اَلَّذ۪ينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِۙۖ ١١
Elleżîne taġav fî-lbilâdi
Vadide kayaları kesip yontan Semud milletine, memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgunculuğu artıran, sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun'a Rabbinin ne ettiğini görmedin mi?
فَاَكْثَرُوا ف۪يهَا الْفَسَادَۙۖ ١٢
Fe-ekśerû fîhâ-lfesâde
Vadide kayaları kesip yontan Semud milletine, memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgunculuğu artıran, sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun'a Rabbinin ne ettiğini görmedin mi?
فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍۙۖ ١٣
Fesabbe ‘aleyhim rabbuke sevta ‘ażâbin
Rabbin onları azap kırbacından geçirmiştir.
اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِۜ ١٤
İnne rabbeke lebilmirsâdi
Doğrusu Rabbin hep gözetlemektedir.
فَاَمَّا الْاِنْسَانُ اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ رَبُّهُ فَاَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبّ۪ٓي اَكْرَمَنِۜ ١٥
Fe-emmâ-l-insânu iżâ mâ-btelâhu rabbuhu fe-ekramehu ve na’’amehu feyekûlu rabbî ekrameni
Rabbin denemek için bir insana iyilik edip, nimet verdiği zaman, o: "Rabbim beni şerefli kıldı" der.
وَاَمَّٓا اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبّ۪ٓي اَهَانَنِۚ ١٦
Ve emmâ iżâ mâ-btelâhu fekadera ‘aleyhi rizkahu feyekûlu rabbî ehâneni
Ama onu sınamak için rızkını daraltıp bir ölçüye göre verdiği zaman: "Rabbim bana hor baktı" der.
كَلَّا بَلْ لَا تُكْرِمُونَ الْيَت۪يمَۙ ١٧
Kellâs bel lâ tukrimûne-lyetîme
Hayır; yetime karşı cömert davranmıyorsunuz.
وَلَا تَحَٓاضُّونَ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۙ ١٨
Velâ tehâddûne ‘alâ ta’âmi-lmiskîni
Yoksulu yedirmek konusunda birbirinize özenmiyorsunuz.
وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ اَكْلًا لَمًّاۙ ١٩
Ve te/kulûne-tturâśe eklen lemmân
Size kalan mirası hak gözetmeden yiyorsunuz.
وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّاۜ ٢٠
Ve tuhibbûne-lmâle hubben cemmân
Malı pek çok seviyorsunuz.
كَلَّٓا اِذَا دُكَّتِ الْاَرْضُ دَكًّا دَكًّاۙ ٢١
Kellâ iżâ dukketi-l-ardu dekken dekkân
Ama yer, çarpılıp paralandığı zaman;
وَجَٓاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّاۚ ٢٢
Ve câe rabbuke vel-meleku saffen saffân
Melekler sıra sıra dizilip, Rabbinin buyruğu gelince,
وَج۪ٓيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ وَاَنّٰى لَهُ الذِّكْرٰىۜ ٢٣
Ve cî-e yevme-iżin bi-cehennemec yevme-iżin yeteżekkeru-l-insânu ve ennâ lehu-żżikrâ
O gün, cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır ama artık öğütten ona ne?
يَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي قَدَّمْتُ لِحَيَات۪يۚ ٢٤
Yekûlu yâ leytenî kaddemtu lihayâtî
"Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaymışım" der.
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُعَذِّبُ عَذَابَهُٓ اَحَدٌۙ ٢٥
Feyevme-iżin lâ yu’ażżibu ‘ażâbehu ehadun
O gün, hiç kimse, Allah'ın azabettiği gibi azabedemez.
وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُٓ اَحَدٌۜ ٢٦
Velâ yûśiku ve śâkahu ehadun
Hiç kimse O'nun vurduğu bağ gibisini bağlayamaz.
يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُۗ ٢٧
Yâ eyyetuhâ-nnefsu-lmutme-innetu
Ey huzur içinde olan can!
اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ ٢٨
İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyyeten
O, senden, sen de O'ndan hoşnut olarak Rabbine dön!
فَادْخُل۪ي ف۪ي عِبَاد۪يۙ ٢٩
Fedḣulî fî ‘ibâdî
Ey can! İyi kullarımın arasına gir.
وَادْخُل۪ي جَنَّت۪ي ٣٠
Vedḣulî cennetî
Cennetime gir.
لَٓا اُقْسِمُ بِهٰذَا الْبَلَدِۙ ١
Lâ uksimu bihâżâ-lbeledi
Bu şehre (Mekke'ye) yemin ederim; ki sen bu şehirde oturmuşsun.
وَاَنْتَ حِلٌّ بِهٰذَا الْبَلَدِۙ ٢
Ve ente hillun bihâżâ-lbeledi
Bu şehre (Mekke'ye) yemin ederim; ki sen bu şehirde oturmuşsun.
وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَۙ ٣
Ve vâlidin vemâ velede
Doğurana ve doğurduğuna and olsun ki;
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ي كَبَدٍۜ ٤
Lekad ḣalaknâ-l-insâne fî kebedin
İnsanoğlunu, zorluklara katlanacak şekilde yarattık.
اَيَحْسَبُ اَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ اَحَدٌۢ ٥
Eyahsebu en len yakdira ‘aleyhi ehadun
İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?
يَقُولُ اَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًاۜ ٦
Yekûlu ehlektu mâlen lubedân
"Yığın yığın mal tüketmişimdir" diyor.
اَيَحْسَبُ اَنْ لَمْ يَرَهُٓ اَحَدٌۜ ٧
Eyahsebu en lem yerahu ehadun
O, kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor?
اَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِۙ ٨
Elem nec’al lehu ‘ayneyni
Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi?
وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِۙ ٩
Ve lisânen ve şefeteyni
Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi?
وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِۚ ١٠
Ve hedeynâhu-nnecdeyni
Biz ona eğri ve doğru iki yolu da göstermedik mi?
فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَۘ ١١
Felâ-ktehame-l’akabete
Ama o, zor geçidi aşmaya girişemedi.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْعَقَبَةُۜ ١٢
Vemâ edrâke mâ-l’akabetu
O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin?
فَكُّ رَقَبَةٍۙ ١٣
Fekku rakabetin
O geçit, bir köle ve esir azadetmek,
اَوْ اِطْعَامٌ ف۪ي يَوْمٍ ذ۪ي مَسْغَبَةٍۙ ١٤
Ev it’âmun fî yevmin żî mesġabetin
Yahut, açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır.
يَت۪يمًا ذَا مَقْرَبَةٍۙ ١٥
Yetîmen żâ makrabetin
Yahut, açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır.
اَوْ مِسْك۪ينًا ذَا مَتْرَبَةٍۜ ١٦
Ev miskînen żâ metrabetin
Yahut, açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır.
ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِۜ ١٧
Śumme kâne mine-lleżîne âmenû ve tevâsav bi-ssabri ve tevâsav bil-merhameti
Sonra, inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ ١٨
Ulâ-ike ashâbu-lmeymeneti
İşte bunlar amel defterleri sağdan verilenlerdir.
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا هُمْ اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِۜ ١٩
Velleżîne keferû bi-âyâtinâ hum ashâbu-lmeş-emeti
Ayetlerimizi inkar edenler, işte onlar amel defterleri sollarından verilenlerdir.
عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ ٢٠
‘Aleyhim nârun mu/sadetun
Onlar her yönden ateşle kapatılacaklardır.
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَاۙۖ ١
Ve-şşemsi ve duhâhâ
Güneşe ve onun ışığına,
وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَاۙۖ ٢
Velkameri iżâ telâhâ
Ardından gelmekte olan aya,
وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَاۙۖ ٣
Ve-nnehâri iżâ cellâhâ
Onu ortaya koyan gündüze,
وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَاۙۖ ٤
Velleyli iżâ yaġşâhâ
Onu bürüyen geceye,
وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَاۙۖ ٥
Ve-ssemâ-i vemâ benâhâ
Göğe ve onu yapana,
وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَاۙۖ ٦
Vel-ardi vemâ tahâhâ
Yere ve onu yayana,
وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَاۙۖ ٧
Ve nefsin vemâ sevvâhâ
Kişiye ve onu şekillendirene,
فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ ٨
Fe-elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ
Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene and olsun ki:
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَاۙۖ ٩
Kad efleha men zekkâhâ
Kendini arıtan saadete ermiştir.
وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاۜ ١٠
Ve kad ḣâbe men dessâhâ
Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَاۙۖ ١١
Keżżebet śemûdu bitaġvâhâ
Semud milleti, içlerinden en azgını ileri atılınca, azgınlığı yüzünden peygamberleri yalanladı.
اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَاۙۖ ١٢
İżi-nbe’aśe eşkâhâ
Semud milleti, içlerinden en azgını ileri atılınca, azgınlığı yüzünden peygamberleri yalanladı.
فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا۠ ١٣
Fekâle lehum rasûluAllâhi nâkataAllâhi ve sukyâhâ
Allah'ın peygamberi onlara, Allah'ın devesini göstermiş ve: "Allah'ın bu devesine ve onun su hakkına dokunmayın" demişti.
فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَاۙۖ فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَاۙۖ ١٤
Fekeżżebûhu fe’akarûhâ fedemdeme ‘aleyhim rabbuhum biżenbihim fesevvâhâ
Onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onların üzerine katmerli azap indirdi; yerle bir etti onları.
وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا ١٥
Velâ yeḣâfu ‘ukbâhâ
Bu işin sonundan O'nun korkusu yoktur.
وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰىۙ ١
Velleyli iżâ yaġşâ
Kararıp ortalığı bürüdüğü zaman geceye and olsun.
وَالنَّهَارِ اِذَا تَجَلّٰىۙ ٢
Ve-nnehâri iżâ tecellâ
Açılıp aydınlattığı zaman gündüze and olsun.
وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۙ ٣
Vemâ ḣaleka-żżekera vel-unśâ
Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki:
اِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتّٰىۜ ٤
İnne sa’yekum leşettâ
Doğrusu sizin çalışmalarınız çeşitlidir.
فَاَمَّا مَنْ اَعْطٰى وَاتَّقٰىۙ ٥
Fe-emmâ men a’tâ vettekâ
Elinde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız.
وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰىۙ ٦
Ve saddeka bilhusnâ
Elinde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız.
فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰىۜ ٧
Fesenuyessiruhu lilyusrâ
Elinde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız.
وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنٰىۙ ٨
Ve emmâ men beḣile vestaġnâ
Ama, cimrilik eden, kendini Allah'tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız.
وَكَذَّبَ بِالْحُسْنٰىۙ ٩
Ve keżżebe bilhusnâ
Ama, cimrilik eden, kendini Allah'tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız.
فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرٰىۜ ١٠
Fesenuyessiruhu lil’usrâ
Ama, cimrilik eden, kendini Allah'tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız.
وَمَا يُغْن۪ي عَنْهُ مَالُهُٓ اِذَا تَرَدّٰىۜ ١١
Vemâ yuġnî ‘anhu mâluhu iżâ teraddâ
O kimse ölüp ateşe yuvarlandığı zaman, malı ona fayda vermez.
اِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدٰىۘ ١٢
İnne ‘aleynâ lelhudâ
Bize düşen sadece doğru yolu göstermektir.
وَاِنَّ لَنَا لَلْاٰخِرَةَ وَالْاُو۫لٰى ١٣
Ve-inne lenâ lel-âḣirate vel-ûlâ
Şüphesiz ahiret de, dünya da Bizimdir.
فَاَنْذَرْتُكُمْ نَارًا تَلَظّٰىۚ ١٤
Fe-enżertukum nâran telezzâ
Sizi alevler saçan ateşle uyardım;
لَا يَصْلٰيهَٓا اِلَّا الْاَشْقٰىۙ ١٥
Lâ yaslâhâ illâ-l-eşkâ
Oraya, yalanlayıp yüz çevirmiş olan o en azgından başkası yaslanmaz.
اَلَّذ۪ي كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۜ ١٦
Elleżî keżżebe ve tevellâ
Oraya, yalanlayıp yüz çevirmiş olan o en azgından başkası yaslanmaz.
وَسَيُجَنَّبُهَا الْاَتْقٰىۙ ١٧
Ve seyucennebuhâ-l-etkâ
Arınmak için malını veren, en çok sakınan kimse ise ondan uzak tutulur.
اَلَّذ۪ي يُؤْت۪ي مَالَهُ يَتَزَكّٰىۚ ١٨
Elleżî yu/tî mâlehu yetezekkâ
Arınmak için malını veren, en çok sakınan kimse ise ondan uzak tutulur.
وَمَا لِاَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزٰىۙ ١٩
Vemâ li-ehadin ‘indehu min ni’metin tuczâ
O yaptığı iyiliği birinden karşılık görmek için değil, ancak yüce Rabbinin hoşnudluğunu (rızasını) gözeterek yapmıştır.
اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْاَعْلٰىۚ ٢٠
İllâ-btiġâe vechi rabbihi-l-a’lâ
O yaptığı iyiliği birinden karşılık görmek için değil, ancak yüce Rabbinin hoşnudluğunu (rızasını) gözeterek yapmıştır.
وَلَسَوْفَ يَرْضٰى ٢١
Ve lesevfe yerdâ
Elbette kendisi de hoşnut (razı) olacaktır.
وَالضُّحٰىۙ ١
Ve-dduhâ
Kuşluk vaktine and olsun;
وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰىۙ ٢
Velleyli iżâ secâ
Sükun erdiği zaman geceye and olsun ki,
مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰىۜ ٣
Mâ vedde’ake rabbuke vemâ kalâ
Rabbin seni ne bıraktı ve ne de sana darıldı.
وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰىۜ ٤
Velel-âḣiratu ḣayrun leke mine-l-ûlâ
Doğrusu ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.
وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰىۜ ٥
Ve lesevfe yu’tîke rabbuke feterdâ
Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.
اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪يمًا فَاٰوٰىۖ ٦
Elem yecidke yetîmen fe-âvâ
Seni öksüz bulup da barındırmadı mı?
وَوَجَدَكَ ضَٓالًّا فَهَدٰىۖ ٧
Ve vecedeke dâllen fehedâ
Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi?
وَوَجَدَكَ عَٓائِلًا فَاَغْنٰىۜ ٨
Ve vecedeke ‘â-ilen fe-aġnâ
Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi?
فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ ٩
Fe-emmâ-lyetîme felâ tekhar
Öyleyse sakın öksüze kötü muamele etme;
وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ ١٠
Ve emmâ-ssâ-ile felâ tenher
Ve sakın bir şey isteyeni azarlama;
وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ١١
Ve emmâ bini’meti rabbike fehaddiś
Yalnızca Rabbinin nimetini anlat.
اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ ١
Elem neşrah leke sadrake
Senin gönlünü açmadık mı?
وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ ٢
Ve veda’nâ ‘anke vizrake
Belini büken yükünü üzerinden almadık mı?
اَلَّذ۪ٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ ٣
Elleżî enkada zahrake
Belini büken yükünü üzerinden almadık mı?
وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَۜ ٤
Ve rafa’nâ leke żikrake
Senin şanını yükseltmedik mi?
فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ ٥
Fe-inne me’a-l’usri yusrân
Elbette güçlükle beraber şüphesiz bir kolaylık vardır.
اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ ٦
İnne me’a-l’usri yusrân
Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ ٧
Fe-iżâ feraġte fensab
Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş;
وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ ٨
Ve-ilâ rabbike ferġab
Ve ümit edeceğini yalnız Rabbinden iste.
وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ ١
Ve-ttîni ve-zzeytûni
İncir ve zeytine and olsun,
وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ ٢
Ve tûri sînîne
And olsun Sina dağına,
وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ ٣
Ve hâżâ-lbeledi-l-emîni
And olsun bu güvenli Mekke şehrine ki:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ ٤
Lekad ḣalaknâ-l-insâne fî ahseni takvîmin
Biz insanı en güzel şekilde yarattık,
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ ٥
Śumme radednâhu esfele sâfilîne
Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık.
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ ٦
İllâ-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti felehum ecrun ġayru memnûnin
Yalnız, inanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır. Onlara kesintisiz ecir vardır.
فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدّ۪ينِۜ ٧
Femâ yukeżżibuke ba’du bi-ddîni
Öyleyken, sana dini yalan saydırtan nedir?
اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِم۪ينَ ٨
EleysaAllâhu bi-ahkemi-lhâkimîne
Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?
اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ ١
İkra/ bi-ismi rabbike-lleżî ḣalake
Yaratan Rabbinin adıyla oku!
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ ٢
Ḣaleka-l-insâne min ‘alakin
O, insanı pıhtılaşmış kandan (alak'tan) yarattı.
اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ ٣
İkra/ ve rabbuke-l-ekramu
Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir.
اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ ٤
Elleżî ‘alleme bil-kalemi
Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir.
عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ ٥
‘Alleme-l-insâne mâ lem ya’lem
Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir.
كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ ٦
Kellâ inne-l-insâne leyatġâ
Ama, insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder.
اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ ٧
En ra-âhu-staġnâ
Ama, insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder.
اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰىۜ ٨
İnne ilâ rabbike-rruc’â
Dönüş şüphesiz Rabbinedir.
اَرَاَيْتَ الَّذ۪ي يَنْهٰىۙ ٩
Era-eyte-lleżî yenhâ
Sen, namaz kılan kulu bundan menedeni gördün mü?
عَبْدًا اِذَا صَلّٰىۜ ١٠
‘Abden iżâ sallâ
Sen, namaz kılan kulu bundan menedeni gördün mü?
اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰىۙ ١١
Era-eyte in kâne ‘alâ-lhudâ
Söyle bakalım, o kul doğru yolda giden veya Allah'a karşı gelmekten sakınmayı buyuran bir kimse olsun; veya söyle, yalanlayıp yüz çeviren birisi olsun
اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰىۜ ١٢
Ev emera bi-ttakvâ
Söyle bakalım, o kul doğru yolda giden veya Allah'a karşı gelmekten sakınmayı buyuran bir kimse olsun; veya söyle, yalanlayıp yüz çeviren birisi olsun
اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۜ ١٣
Era-eyte in keżżebe ve tevellâ
Söyle bakalım, o kul doğru yolda giden veya Allah'a karşı gelmekten sakınmayı buyuran bir kimse olsun; veya söyle, yalanlayıp yüz çeviren birisi olsun
اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ ١٤
Elem ya’lem bi-ennaAllâhe yerâ
Allah'ın her şeyi görmekte olduğunu bilmez mi?
كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِۙ ١٥
Kellâ le-in lem yentehi lenesfe’an bi-nnâsiyeti
Ama bundan vazgeçmezse, and olsun ki, onu perçeminden,
نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍۚ ١٦
Nâsiyetin kâżibetin ḣâti-etin
Yalancı ve günahkar perçeminden cehenneme sürükleriz.
فَلْيَدْعُ نَادِيَهُۙ ١٧
Felyed’u nâdiyehu
O zaman, kafadarlarını çağırsın,
سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَۙ ١٨
Sened’u-zzebâniyete
Biz de zebanileri çağıracağız.
كَلَّاۜ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ ۩ ١٩
Kellâ lâ tuti’hu vescud vakterib
Sakın ona uyma; sen secde et, Rabbine yaklaş.
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ ١
İnnâ enzelnâhu fî leyleti-lkadri
Doğrusu, Biz, Kuran'ı kadir gecesinde indirmişizdir.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ ٢
Vemâ edrâke mâ leyletu-lkadri
Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ ٣
Leyletu-lkadri ḣayrun min elfi şehrin
Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.
تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ ٤
Tenezzelu-lmelâ-iketu ve-rrûhu fîhâ bi-iżni rabbihim min kulli emrin
Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler.
سَلَامٌ۠ۛ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ ٥
Selâmun hiye hattâ matla’i-lfecri
O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.
لَمْ يَكُنِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ مُنْفَكّ۪ينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ ١
Lem yekuni-lleżîne keferû min ehli-lkitâbi vel-muşrikîne munfekkîne hattâ te/tiyehumu-lbeyyinetu
Kitap ehlinden ve ortak koşanlardan inkarcılar, kendilerine apaçık bir belge, içinde kesin ve en doğru hükümlerin bulunduğu arınmış sahifeleri okuyan, Allah katından bir Peygamber gelene kadar dinlerinden vazgeçecek değillerdi.
رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفًا مُطَهَّرَةًۙ ٢
Rasûlun minaAllâhi yetlû suhufen mutahheraten
Kitap ehlinden ve ortak koşanlardan inkarcılar, kendilerine apaçık bir belge, içinde kesin ve en doğru hükümlerin bulunduğu arınmış sahifeleri okuyan, Allah katından bir Peygamber gelene kadar dinlerinden vazgeçecek değillerdi.
ف۪يهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌۜ ٣
Fîhâ kutubun kayyimetun
Kitap ehlinden ve ortak koşanlardan inkarcılar, kendilerine apaçık bir belge, içinde kesin ve en doğru hükümlerin bulunduğu arınmış sahifeleri okuyan, Allah katından bir Peygamber gelene kadar dinlerinden vazgeçecek değillerdi.
وَمَا تَفَرَّقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُۜ ٤
Vemâ teferraka-lleżîne ûtû-lkitâbe illâ min ba’di mâ câet-humu-lbeyyinetu
Ama, kendilerine kitap verilenler, onlara apaçık belge geldikten sonra ayrılığa düştüler.
وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ ٥
Vemâ umirû illâ liya’budûAllâhe muḣlisîne lehu-ddîne hunefâe ve yukîmû-ssalâte ve yu/tû-zzekâtec ve żâlike dînu-lkayyimeti
Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. Dosdoğru olan din de budur.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ ٦
İnne-lleżîne keferû min ehli-lkitâbi vel-muşrikîne fî nâri cehenneme ḣâlidîne fîhâc ulâ-ike hum şerru-lberiyyeti
Kitap ehlinden ve ortak koşanlardan inkar edenler, şüphesiz içinde temelli kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte bunlar, yaratıkların en kötüsüdürler.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ ٧
İnne-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti ulâ-ike hum ḣayru-lberiyyeti
Fakat, inanıp yararlı iş işleyenler, işte onlar da, yaratıkların en iyileridirler.
جَزَٓاؤُ۬هُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ ٨
Cezâuhum ‘inde rabbihim cennâtu ‘adnin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâns radiyaAllâhu ‘anhum ve radû ‘anhuc żâlike limen ḣaşiye rabbehu
Onların Rableri katındaki mükafatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan razıdır. Onlar da Allah'tan razıdır. Bu, Rabbinden korkan kimseyedir.
اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَاۙ ١
İżâ zulzileti-l-ardu zilzâlehâ
Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı, yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkardığı ve insanın: "Buna ne oluyor?" dediği zaman;
وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَاۙ ٢
Ve aḣraceti-l-ardu eśkâlehâ
Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı, yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkardığı ve insanın: "Buna ne oluyor?" dediği zaman;
وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَاۚ ٣
Ve kâle-l-insânu mâ lehâ
Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı, yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkardığı ve insanın: "Buna ne oluyor?" dediği zaman;
يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَاۙ ٤
Yevme-iżin tuhaddiśu aḣbârahâ
İşte o gün, yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle kendi haberlerini anlatır.
بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَاۜ ٥
Bi-enne rabbeke evhâ lehâ
İşte o gün, yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle kendi haberlerini anlatır.
يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًاۙ لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْۜ ٦
Yevme-iżin yasduru-nnâsu eştâten liyurav a’mâlehum
O gün insanlar işlerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler.
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۜ ٧
Femen ya’mel miśkâle żerratin ḣayran yerahu
Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ ٨
Vemen ya’mel miśkâle żerratin şerran yerahu
Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.
وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًاۙ ١
Vel-’âdiyâti dabhân
And olsun Allah yolunda koştukça koşanlara;
فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًاۙ ٢
Fel-mûriyâti kadhân
And olsun kıvılcımlar saçanlara;
فَالْمُغ۪يرَاتِ صُبْحًاۙ ٣
Fel-muġîrâti subhân
Sabah sabah akına çıkanlara;
فَاَثَرْنَ بِه۪ نَقْعًاۙ ٤
Fe-eśerne bihi nak’ân
Ve tozu dumana katanlara;
فَوَسَطْنَ بِه۪ جَمْعًاۙ ٥
Fe-vesatne bihi cem’ân
Düşman topluluğunun içine dalanlara ki:
اِنَّ الْاِنْسَانَ لِرَبِّه۪ لَكَنُودٌۚ ٦
İnne-l-insâne lirabbihi lekenûdun
İnsan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.
وَاِنَّهُ عَلٰى ذٰلِكَ لَشَه۪يدٌۚ ٧
Ve-innehu ‘alâ żâlike leşehîdun
Doğrusu kendisi de bunların hepsine şahittir.
وَاِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَد۪يدٌۜ ٨
Ve-innehu lihubbi-lḣayri leşedîdun
Gerçekten mala da pek düşkündür.
اَفَلَا يَعْلَمُ اِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِۙ ٩
Efelâ ya’lemu iżâ bu’śira mâ fî-lkubûri
İnsan, kabirlerde bulunanların çıkarılacağı ve kalblerde olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmez mi?
وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِۙ ١٠
Ve hussile mâ fî-ssudûri
İnsan, kabirlerde bulunanların çıkarılacağı ve kalblerde olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmez mi?
اِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَب۪يرٌ ١١
İnne rabbehum bihim yevme-iżin leḣabîrun
Doğrusu Rableri o gün onların her şeyinden haberdardır.
اَلْقَارِعَةُۙ ١
El-kâri’atu
Gürültü koparacak olan
مَا الْقَارِعَةُۚ ٢
Mâ-lkâri’atu
Nedir o gürültü koparacak olan?
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُۜ ٣
Vemâ edrâke mâ-lkâri’atu
O gürültü koparacak olanın ne olduğunu sen bilir misin?
يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ ٤
Yevme yekûnu-nnâsu kelferâşi-lmebśûśi
O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler.
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِۜ ٥
Ve tekûnu-lcibâlu kel’ihni-lmenfûşi
Dağlar, atılmış renkli yüne benzeyecekler.
فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُۙ ٦
Fe-emmâ men śekulet mevâzînuhu
Ama tartıları ağır gelen kimse hoş bir hayat içinde olacaktır.
فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍۜ ٧
Fehuve fî ‘îşetin râdiyetin
Ama tartıları ağır gelen kimse hoş bir hayat içinde olacaktır.
وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُۙ ٨
Ve emmâ men ḣaffet mevâzînuhu
Tartıları hafif gelenler ise,
فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌۜ ٩
Fe-ummuhu hâviyetun
Onların yeri bir çukurdur.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا هِيَهْۜ ١٠
Vemâ edrâke mâ hiyeh
O çukurun ne olduğunu sen bilir misin?
نَارٌ حَامِيَةٌ ١١
Nârun hâmiyetun
O, kızgın bir ateştir.
اَلْهٰيكُمُ التَّكَاثُرُۙ ١
El-hâkumu-ttekâśuru
Çoğunluk olmak iddianız sizi o kadar meşgul etti ki, mezarları ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz.
حَتّٰى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَۜ ٢
Hattâ zurtumu-lmekâbira
Çoğunluk olmak iddianız sizi o kadar meşgul etti ki, mezarları ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz.
كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ ٣
Kellâ sevfe ta’lemûne
Hayır; öyle olmayın; yakında bileceksiniz.
ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَۜ ٤
Śumme kellâ sevfe ta’lemûne
Hayır; gözünüzü açın; yakında bileceksiniz.
كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَق۪ينِۜ ٥
Kellâ lev ta’lemûne ‘ilme-lyakîni
Dikkat edin, şayet yaptığınızın sonucunu kesin olarak bir bilseniz!
لَتَرَوُنَّ الْجَح۪يمَۙ ٦
Leteravunne-lcahîme
And olsun ki, cehennemi göreceksiniz.
ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَق۪ينِۙ ٧
Śumme leteravunnehâ ‘ayne-lyakîni
And olsun ki, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz.
ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّع۪يمِ ٨
Śumme letus-elunne yevme-iżin ‘ani-nna’îmi
Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.
وَالْعَصْرِۙ ١
Vel-’asri
İkindi vaktine (Asra; çağa) and olsun ki,
اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ ٢
İnne-l-insâne lefî ḣusrin
İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir.
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ ٣
İllâ-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti ve tevâsav bilhakki ve tevâsav bi-ssabri
Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır.
وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍۙ ١
Veylun likulli humezetin lumezetin
Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline!
اَلَّذ۪ي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُۙ ٢
Elleżî ceme’a mâlen ve ’addedehu
Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline!
يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُٓ اَخْلَدَهُۚ ٣
Yahsebu enne mâlehu aḣledehu
Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır.
كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِۘ ٤
Kellâs leyunbeżenne fî-lhutameti
Hayır; o, and olsun ki, Hutame'ye atılacaktır.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْحُطَمَةُۜ ٥
Vemâ edrâke mâ-lhutametu
Hutame'nin ne olduğunu sen bilir misin?
نَارُ اللّٰهِ الْمُوقَدَةُۙ ٦
NâruAllâhi-lmûkadetu
O, yüreklere çökecek olan, Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.
اَلَّت۪ي تَطَّلِعُ عَلَى الْاَفْـِٔدَةِۜ ٧
Elletî tettali’u ‘alâ-l-ef-ideti
O, yüreklere çökecek olan, Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.
اِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌۙ ٨
İnnehâ ‘aleyhim mu/sadetun
Onlar, uzun sütunlar arasında, her yönden o ateşle kapatılmışlardır.
ف۪ي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ ٩
Fî ‘amedin mumeddedetin
Onlar, uzun sütunlar arasında, her yönden o ateşle kapatılmışlardır.
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِۜ ١
Elem tera keyfe fe’ale rabbuke bi-ashâbi-lfîli
Fil sahiplerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi?
اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ ف۪ي تَضْل۪يلٍۙ ٢
Elem yec’al keydehum fî tadlîlin
Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı?
وَاَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا اَبَاب۪يلَۙ ٣
Ve ersele ‘aleyhim tayran ebâbîle
Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi.
تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجّ۪يلٍۖۙ ٤
Termîhim bihicâratin min siccîlin
Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi.
فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ ٥
Fece’alehum ke’asfin me/kûlin
Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.
لِا۪يلَافِ قُرَيْشٍۙ ١
Li-îlâfi kurayşin
Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır.
ا۪يلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَٓاءِ وَالصَّيْفِۚ ٢
Îlâfihim rihlete-şşitâ-i ve-ssayfi
Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır.
فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هٰذَا الْبَيْتِۙ ٣
Felya’budû rabbe hâżâ-lbeyti
Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Ev'in (Kabe'nin) Rabbine kulluk etsinler.
اَلَّذ۪ٓي اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ ٤
Elleżî et’amehum min cû’in ve âmenehum min ḣavfin
Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Ev'in (Kabe'nin) Rabbine kulluk etsinler.
اَرَاَيْتَ الَّذ۪ي يُكَذِّبُ بِالدّ۪ينِۜ ١
Era-eyte-lleżî yukeżżibu bi-ddîni
Dini yalan sayanı gördün mü?
فَذٰلِكَ الَّذ۪ي يَدُعُّ الْيَت۪يمَۙ ٢
Feżâlike-lleżî yedu’’u-lyetîme
Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur.
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۜ ٣
Velâ yehuddu ‘alâ ta’âmi-lmiskîni
Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur.
فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّ۪ينَۙ ٤
Feveylun lil-musallîne
Vay o namaz kılanların haline ki:
اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَۙ ٥
Elleżîne hum ‘an salâtihim sâhûne
Onlar kıldıkları namazdan gafildirler.
اَلَّذ۪ينَ هُمْ يُرَٓاؤُ۫نَۙ ٦
Elleżîne hum yurâûne
Onlar gösteriş yaparlar.
وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ ٧
Ve yemne’ûne-lmâ’ûne
Onlar basit şeyleri dahi vermezler.
اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَۜ ١
İnnâ a’taynâke-lkevśera
Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir.
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْۜ ٢
Fesalli lirabbike venhar
Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ ٣
İnne şâni-eke huve-l-ebteru
Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.
قُلْ يَٓا اَيُّهَا الْكَافِرُونَۙ ١
Kul yâ eyyuhâ-lkâfirûne
De ki: "Ey inkarcılar!"
لَٓا اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَۙ ٢
Lâ a’budu mâ ta’budûne
"Ben sizin taptıklarınıza tapmam."
وَلَٓا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَٓا اَعْبُدُۚ ٣
Velâ entum ‘âbidûne mâ a’budu
"Benim taptığıma da sizler tapmazsınız."
وَلَٓا اَنَا۬ عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْۙ ٤
Velâ enâ ‘âbidun mâ ‘abedtum
"Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim."
وَلَٓا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَٓا اَعْبُدُۜ ٥
Velâ entum ‘âbidûne mâ a’budu
"Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz."
لَكُمْ د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ ٦
Lekum dînukum veliye dîni
"Sizin dininiz size, benim dinim banadır."
اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُۙ ١
İżâ câ-e nasruAllâhi vel-fethu
Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O'ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.
وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًاۙ ٢
Ve raeyte-nnâse yedḣulûne fî dîniAllâhi efvâcân
Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O'ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُۜ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا ٣
Fesebbih bihamdi rabbike vestaġfirhuc innehu kâne tevvâbân
Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O'ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.
تَبَّتْ يَدَٓا اَب۪ي لَهَبٍ وَتَبَّۜ ١
Tebbet yedâ ebî lehebin vetebbe
Ebu Leheb'in elleri kurusun; kurudu da!
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَۜ ٢
Mâ aġnâ ‘anhu mâluhu vemâ kesebe
Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi.
سَيَصْلٰى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍۚ ٣
Seyaslâ nâran żâte lehebin
Alevli ateşe yaslanacaktır.
وَامْرَاَتُهُۜ حَمَّالَةَ الْحَطَبِۚ ٤
Vemraetuhu hammâlete-lhatabi
Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır.
ف۪ي ج۪يدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ ٥
Fî cîdihâ hablun min mesedin
Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır.
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ ١
Kul huvaAllâhu ehadun
De ki: O Allah bir tektir.
اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ ٢
Allâhu-ssamedu
Allah her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır.
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ ٣
Lem yelid velem yûledu
O doğurmamış ve doğmamıştır.
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ ٤
Velem yekun lehu kufuven ehadun
Hiçbir şey O'na denk değildir.
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِۙ ١
Kul e’ûżu birabbi-lfelaki
De ki: "Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedcilerin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım."
مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَۙ ٢
Min şerri mâ ḣalake
De ki: "Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedcilerin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım."
وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَۙ ٣
Vemin şerri ġâsikin iżâ vekabe
De ki: "Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedcilerin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım."
وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِۙ ٤
Vemin şerri-nneffâśâti fî-l’ukadi
De ki: "Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedcilerin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım."
وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ ٥
Vemin şerri hâsidin iżâ hasede
De ki: "Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedcilerin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım."
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِۙ ١
Kul e’ûżu birabbi-nnâsi
De ki: "İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların Hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım."
مَلِكِ النَّاسِۙ ٢
Meliki-nnâsi
De ki: "İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların Hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım."
اِلٰهِ النَّاسِۙ ٣
İlâhi-nnâsi
De ki: "İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların Hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım."
مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِۙ ٤
Min şerri-lvesvâsi-lḣannâsi
De ki: "İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların Hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım."
اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِۙ ٥
Elleżî yuvesvisu fî sudûri-nnâsi
De ki: "İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların Hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım."
مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ ٦
Mine-lcinneti ve-nnâsi
De ki: "İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların Hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım."